Yılın ilk gezisini uzun zamandır gelmek istediğim Mısır'a yaptım ve Kahire, İskenderiye, Feyyum'u gezdim.
Bu üç durak, tek bir ülkenin sınırları içinde zamanın bu kadar farklı biçimlerde yaşanabildiğini gösteren nadir örnekler sunuyor. Kahire yaşayan ve hiç durmayan bir tarih duygusu üretirken, İskenderiye kaybolmuş bir Akdeniz kozmopolitliğinin silik fakat inatçı izlerini taşıyor. Feyyum ise merkezden uzaklaştıkça hafızanın başka bir ritme büründüğünü, devlet fikrinin kırsal ve kadim yüzünü fısıldıyor. Bu yüzden Mısır hakkında tek bir köşe yazısı yazmanın mümkün olmadığını fark ettim. Burası katman katman ele alınması gereken bir coğrafya. Fakat diğer gezi yazılarımdan farklı bir bakış açısı ve devamla yazmak istiyorum çünkü üzerinde bu kadar büyük bir miras bulunan toprakların bugün bu hâlde oluşu, insanın zihnini rahat bırakmayan sorular üretiyor.
Mısır'ın hikâyesi Osmanlı ile başlamıyor elbette. Devlet fikri burada insanlık tarihinin en erken ve en yoğun biçimlerinden biri olarak doğdu. Firavun düzeni, iktidarı kutsallaştırırken aynı zamanda bürokrasiyi, kaydı ve sürekliliği kurdu. Helenistik dönem, Mısır'ı Akdeniz'in düşünsel dolaşımına açtı. Roma ve Bizans çağları, bu kadim yapıyı imparatorluk mantığıyla yeniden biçimlendirdi. İslam fetihleriyle birlikte Kahire yalnızca bir başkent değildi artık; hukuk, ilim ve şehirleşme bakımından yeni bir merkez olarak yükselecek değerli bir mekandı. Yüzyıllar boyunca bu topraklar farklı iktidar biçimlerini taşıdı fakat "devlet" fikrini hiç kaybetmedi.
Bu uzun tarihsel süreklilik içinde Osmanlı dönemi yeni bir denge anlamına geldi. Bu devam etme hali tarihimize de tanıdık ve büyük bir parça bıraktı. Osmanlı hafızasında Kahire ilmin ticaretin ve sembolik kudretin yoğunlaştığı bir merkezdi artık. Memlûk mirası Osmanlı idaresiyle birlikte tasfiye edilmedi de dönüştürüldü. Medreseler, vakıflar ve hukuk düzeni üzerinden kurulan bu süreklilik, Mısır'ı İslam dünyasının ana damarlarından biri hâline getirdi. Bugün Kahire sokaklarında dolaşırken bu ortak hafızanın izleri bir panorama gibi duruyor. Yapılarda, şehir dokusunda ve hatta gündelik dilde bile bu tarihsel yakınlığın ta kendisi var.
Asıl kırılma, Kavalalı Mehmed Ali Paşa döneminde belirginleşti. Başlatılan modernleşme hamlesi, Mısır'ı yeniden güçlü ve merkezî bir siyasal aktör hâline getirme arzusunu taşıyordu. Ordu ve bürokrasi etrafında kurulan bu yeni yapı, kısa sürede disiplin ve etkinlik üretti ancak tahayyül edilen dönüşüm, toplumla kurulan bir mutabakata dayanmadı. Devlet aygıtı tahkim edildiyse de siyasal katılım genişlemedi. Güç yukarıda toplanarak aşağıya yayılan temsil zeminini oluşturmadı. Ardından gelen sömürge deneyimi bu kırılgan yapıyı daha da sertleştirdi. Bağımsızlık sonrasında kurulan rejimler ise, kamusal hayatı güvenlik ve istikrar söylemi etrafında yeniden düzenledi.
Tüm bunların ışığında bugünkü Mısır'a bakarken insanı asıl sarsan duygu görünen yoksulluk kadar kuralsızlık hissi de. Kurallar var ama herkes için aynı şekilde işlemiyor. Devlet geleneği son derece güçlü, kamusal adalet duygusu zayıf. Şehirler tarih taşıyor, gündelik hayat güvencesizlik üretiyor. Kahire, muazzam bir kültürel zenginliğe sahip olmasına rağmen bu zenginliği ortak bir yaşam ahlakına dönüştürememiş şehir izlenimi veriyor. İnsanlar hayatta kalmayı öğrenmiş, birlikte yaşamayı kurumsallaştıramamış durumda.
Bu tabloyu bugünün siyasal diliyle düşündüğümüzde mesele daha da berraklaşıyor. Halk refah bekliyor, güvenli bir hayat, öngörülebilir düzen ve insanca bir gündelik yaşam talep ediyor. Buna karşılık iktidarın kendisiyle övündüğü alanlar son derece sınırlı kalıyor; Yol yapımı ve hapishane inşası…

3