Büyük meselelerle sahici biçimde yüzleşemeyen toplumların ortak bir refleksi vardır: Çözemedikleri krizlerin yerine daha kolay denetlenebilir alanları koymaları. Hayat pahalılığı milyonların gündelik yaşamını felç ederken kadın kahkahasının tartışılması, gençler başka ülkelere kapağı atmanın yollarını ararken kız çocuklarının nasıl oturacağının konuşulması, üniversiteler ağır nitelik kaybı yaşarken kadın sesinin tonuna dair vaazlar verilmesi bu sebeple tesadüf sayılmaz. Bu öyle sanıldığı gibi muhafazakâr bir hassasiyet de değil, daha derininde muazzam zihinsel sıkışma olan bir konu. Zira gerçek krizlerden çıkma vizyonu liyakat, üretim, hukuk ve gelecek tasavvurunu da beraberinde gerektirir. Kadın davranışlarını denetlemek ise çok daha düşük maliyetli bir güç gösterisidir.
Bu sebeple birkaç gün önce infial yaratan o video, basit bir sosyal medya skandalının çok ötesinde anlam taşıyordu. Genç kadınlara nasıl oturmaları gerektiği, erkeklerle hangi mesafeyi korumalarının uygun sayıldığı, nasıl davranmaları icap ettiği anlatılıyor, kullanılan ton ise öğütten ziyade disiplin çağrısını andırıyordu. Daha dikkat çekici tarafıysa bütün bunların din adına konuşulmasıydı.
Oysa İslam düşünce tarihine bakıldığında böylesine obsesif bir kadın terbiyesi dilinin merkezî bir yere sahip olduğu söylenemez. İslam medeniyeti yalnızca ahlak vaazı üretmiş bir dünya değildi. Şehir kurmuştu. Astronomi geliştirmişti. Matematik üretmişti. Mimari inşa etmiş, şiir yazmış, hukuk tartışmıştı. Bugün bu insanların dini neredeyse yalnızca kadın davranışlarını düzenleyen bir mekanizmaya çevirmesi üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekiyor.
Çünkü burada dinî hassasiyetten daha derin bir psikoloji çalışıyor. Toplumsal özgüvenin zayıfladığı dönemlerde kadın bedeni, kadın sesi ve kadın görünürlüğü bir tür "son kontrol alanı"na dönüşür. Ekonomik gücünü kaybeden, entelektüel üretim kapasitesi zayıflayan, gençlerine gelecek tahayyülü sunamayan toplumlarda ahlak tartışmalarının sertleşmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. İnsan kontrol edemediği dünyaya karşı, kontrol edebileceği daha küçük alanlara yönelir. Kadın hayatı da tarih boyunca çoğu kez bu alanların başında gelmiştir.
Üstelik burada ironik bir kırılma da bulunuyor. Bir dönem başörtülü kadınların kamusal hayata katılması için verilen mücadelelerin içinden bugün yeniden "kadın evde oturmalı" tonlarının yükselmesi üzerinde ciddi biçimde durulmalı. Senelerce çeşitli sebeplerle toplumdan dışlanmış kadınlar adına bugün aynı mahalleden yükselen yeni denetim çağrıları, geçmişin hafızasını da incitiyor. İnsan ister istemez şunu soruyor: Verilen bütün mücadele yalnızca başka bir tahakküm dili kurabilmek için miydi
Bu soru özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye'de muhafazakâr kesim uzun yıllar boyunca kendi mağduriyet hafızası üzerinden meşruiyet üretti. Üniversite kapılarında yaşananlar, kamusal görünürlük mücadeleleri, çalışma hakkı tartışmaları geniş bir toplumsal vicdan oluşturdu. Fakat bugün aynı çevrelerin içinden yükselen ve ülke liderinden aman dilenen o sesler, kadınları yeniden "makbul din anlayışı" çerçevesinde tanımlamaya çalışıyor. Demek ki bizler şu ihtimalin gerçekliğini yaşıyoruz; Bazı mücadeleler özgürlük için değil, yalnızca iktidarın el değiştirmesi için verilmiş olabilir.
Oysa artık gerçekler farklı. Yapay zeka sektöründe çalışanların yaklaşık üçte biri kadın. Bilişim sektöründe kadın oranı dünyanın birçok yerinde hızla yükseliyor. Akademide, tıpta, mühendislikte, hukukta, sanatta kadın emeği modern hayatın asli taşıyıcılarından biri hâline gelmiş durumda. Muhtemelen o videonun hazırlanma sürecinde dahi erkeklerle çalışan kadınlar vardı. Dünya böylesine dönüşürken hâlâ temel meselesi "kadın nasıl oturmalı" sorusu olan bir zihniyet, aslında çağın gerisinde kalmış bir ahlak anlayışından çok daha fazlasını ele veriyor: Büyük bir zihinsel güvensizliği.

8