İskenderiye, sürgün ve gitmek…

Şule Demirtaş
21.01.2026
7

İskenderiye'de yürürken zihnimde hep aynı metin vardı; çoktan okunmuş ve belleğe yerleşmiş bir ses olarak eşlik ediyordu: Out of Egypt.

Yıllar önce okuduğum, satırlarında uzun süre oyalandığım bu metin, gördüğüm her sokak arasında yeniden açılıyordu. Her köşe başında başka bir cümlesi beliriyor, her durakta başka bir suskunluğu sezdiriyordu. Çünkü İskenderiye bakılarak kavranan bir şehir sayılmaz, daha çok hatırlama biçimleri üzerinden yürünen bir iklimdir. Andre Aciman da tam olarak bunu yapar. İskenderiye'yi bir coğrafya olarak anlatmaz; zamanla kurulan kırılgan bağları, kopuş anlarını ve geriye kalan sessizliği yazar.

Böylece mekân, metinde bir arka plan olmaktan çıkar ve hafızanın kendisine dönüşür.

Oysa bu hafızanın kökleri son derece derindir. İskenderiye yalnızca Alexander the Great'in adını taşıyan bir şehir olarak okunamaz. Helenistik dünyanın çoğul mirası ile Mısır'ın kadim bilgisi burada birbirine karışmıştır. Liman ticaretle, kütüphane düşünceyle, sokaklar birlikte yaşama deneyimiyle anlam kazanmıştır. Yüzyıllar boyunca Yunanlar, Yahudiler, Mısırlılar, Romalılar, Hristiyanlar ve Müslümanlar bu şehirde yan yana varlıklarını sürdürdü. Kimlikler katı biçimlere bürünmeden, aidiyetler keskin sınırlar üretmeden... İskenderiye'nin gücü tam da bu akışkanlıktan beslendi. Çokluk burada bir sorun olarak görülmedi; hayatın olağan hâli olarak yaşandı.

Bu düzen modern zamanlarla birlikte kırılmaya başladı. Ulus devlet fikri sahneye çıktığında, imparatorlukların geniş fakat esnek yapısının yerini homojenlik arayışı aldı. Toplumlar tek bir dile, tek bir hafızaya ve tek bir kimlik anlatısına indirgenmek istendi ve bu zihniyet birlikte yaşama tecrübesini bir miras olarak taşımadı. Aksine onu bir risk olarak kodladı. İskenderiye gibi şehirler bu yeni aklın gözünde fazlalık üretmeye başladı. Çünkü bu şehirler geçmişin iç içeliğini, kimliğin sabitlenemeyen doğasını ve sınırların geçirgenliğini hatırlatıyordu.

Aciman'ın ailesinin yaşadığı kopuş bu bağlamda okunmalıdır. Sefarad bir Yahudi ailesi olarak İskenderiye'de doğmuş, orada büyümüş, orada hayat kurmuşlardı. Ancak ulus devlet mantığı varlığı sorgulanabilir hale getirdiğinde, sorulan soruların geçerli cevapları kalmamıştı. İnsanlar suç işlemedikleri halde yerinden oldu. Bu sürgün yüksek sesle de gelmedi; Hukuki düzenlemeler, bürokratik kararlar ve gündelik hayattaki küçük dışlamalarla ilerledi. Evler ayakta kaldı ancak ev olma duygusu dağıldı. Aciman bu yüzden sürgünü dramatik bir kopuş olarak anlatmaz. Onun metinlerinde bu süreç, insanın kendini doğal hissettiği zeminden yavaşça kayması şeklinde görünür.

Bu tecrübe yalnızca İskenderiye'ye özgü sayılmaz. Aynı akıl başka coğrafyalarda da benzer sonuçlar üretti. Filistinliler hafızalarıyla birlikte topraklarından uzaklaştırıldı, Avrupa Yahudileri yüzyıllar boyunca yaşadıkları şehirlerden koparıldı. Ermeniler Anadolu'dan gitti. Balkanlar etnik temizliklerle parçalandı.

Kürtler kendi coğrafyalarında yerinden edildi, dilleri ve hatıraları uzun süre kamusal alandan dışlandı. Her seferinde gerekçeler değişti. Güvenlik, birlik, düzen ve istikrar gibi kavramlar öne sürüldü. Sonuç ise değişmedi. Toplumlar rahatlamadı, şehirler derinlik kaybetti, birlikte yaşama ihtimali zayıfladı.

Bu süreçlerin şehirler üzerindeki etkisi özellikle yıkıcıdır. İstanbul'un hafızasında 6–7 Eylül yalnızca yağmalanan dükkânların ve kırılan vitrinlerin tarihi olarak durmaz. O gün şehir kendi içindeki çoğulluğu yaraladı. Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerle birlikte gidenler sadece insanlar mıydı Diller, alışkanlıklar ve hayat biçimleri de çekildi. Şehir kazançlı çıkmadı; Daha tek sesli, daha içine kapanık ve daha yoksul bir hâle büründü. Bu örnek birlikte yaşamaya yönelen şiddetin kimseye kalıcı bir fayda sağlamadığını açık biçimde gösteren en önemli delildir aynı zamanda.