Halka sırtını dönmüş, kulislerde dönen siyaset devri

İdeolojilerin devlet ve toplum tasavvurları ne kadar çatışırsa çatışsın, hepsi sonunda insana daha iyi bir hayatı vaat etmek zorundadır. Liberalizm özgürlüğü, sosyalizm eşitliği, muhafazakârlık düzen ve sürekliliği, milliyetçilik ortak aidiyeti öne çıkarır. Yollar ayrılır, araçlar değişir, hatta kimi zaman birbirinin tam karşısına düşer. Fakat hiçbir düşünce, insanın hayatını kötüleştirmeyi program olarak savunamaz. Siyaset, meşruiyetini eninde sonunda insan adına konuştuğu, çalıştığı gerçeğinden alır.

Son dönemdeki belediye başkanı geçişleri, milletvekili transferleri ve durmak bilmeyen yeni katılım söylentileri bu derin kopuşun en görünür belirtileri. Mesele tek tek siyasetçilerin parti değiştirmesinden ziyade şu: Siyasi aidiyet ne zamandan beri seçmenin iradesinden bu kadar bağımsız tasarruf edilebilen, kişisel bir sermayeye dönüştü O insanlara yetkiyi veren, yetkiyi verdikten sonra da unutulan seçmenler bu işin neresinde duruyor

Ülkede gelişmeleri anlamak için gündemi bilmek de yetmiyor. Kulis bilgisine, sağlam kaynaklara, bazen de açıkça politik falcılığa ihtiyaç var. Çünkü açıklanan gerekçelerle gerçek saiklerin birebir eş olduğuna inanan az bir kesim. Her kararın arkasında başka bir hesap, her açıklamanın altında başka bir pazarlık aranıyor. Siyasetin nezdinde bundan daha ağır bir itibar kaybı kolay kolay bulunmaz.

Türkiye bu manzaraya ait. 1970'lerin sonundaki cumhurbaşkanlığı seçim turlarını, hükümet krizlerini, parti değiştiren "gezgin milletvekillerini" hatırlarız. Birand'ın belgesellerinde o yılları seyrederken bugün insana tuhaf gelen yalnızca politikanın istikrarsızlığı mıdır Elbette hayır. Memleket bu kadar ağır meselelerle boğuşurken siyasetin nasıl küçük hesaplara, kişisel ikballere ve Meclis koridorlarındaki manevralara sıkışabildiğine hayret ederiz.

Otuz yıl sonra 2020'lerin belgeselleri çekildiğinde ekranlara hangi görüntüler taşınacak peki Parti rozetlerinin çıkarılıp yenilerinin takıldığı törenler mi Bir gece önce yalanlanan transferlerin ertesi gün ilan edilmesi mi Haftalarca kimin nereye geçeceğinin tartışıldığı televizyon yayınları mı Kayyumlar mı Geleceğin seyircisi muhtemelen bizim 1970'lere bakarken sorduğumuz soruyu soracak: Memleketin bunca meselesi varken bizleri yönetmeye talip olanlar gerçekten bunlarla mı meşguldü

Zira Türkiye'nin önündeki sorunlar devasa boyutta. Gençler geleceğini yurt dışında arıyor, emekli ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor, kiracı her ay yeni zam korkusuyla uyanıyor, orta sınıf yıllar içinde tırnaklarıyla kurduğu hayatı korumak için çırpınıyor. Ev sahibi olmak, çocuk okutmak, birkaç haftalık tatil yapabilmek gibi bir zamanların sıradan hedefleri artık imtiyaza dönüşmüş durumda.

Derviş Zaim, Filler ve Çimen filminde 90'ların kirli iktidar ilişkilerinin karşısına Havva'yı koymuştu. İktidar, mafya ve istihbarat kendi karanlık işleriyle meşgulken Havva sadece koşuyordu; sakat kardeşini tedavi ettirebilmek için. Filmin üzerinden seneler geçti. Aktörler, meseleler, yöntemler değişti fakat siyasetin yukarıdaki gündemiyle aşağıdaki hayat arasındaki apartman katları hiç azalmadı. Filler yine kendi kaprisleriyle meşgul, çimenin derdi ise hâlâ hayatta kalmak.

Tüm bu işler olup biterken temsil meselesinin göz ardı edilen ahlaki bir tarafı var. Siyasi partiden seçilmek yalnızca hukuki bir statü olamaz. İşin içinde seçmenle kurulmuş ahlaki sözleşme de var. Tabii ki politika insanları ömür boyu bağlayan biat düzeni olamaz, aktörler parti değiştirebilir. Fakat seçmenin verdiği yetkinin sahibinden koparılmış kişisel bir ticari sermaye gibi kullanılması normal midir Seçmenin "Benim oyum tam olarak neyi belirledi" diye sorması garabet bir hal değil midir