Düşman İsrail, Tartışma Mezhep Tarih en çok felaket anlarında konuşur. İmparatorluklar yıkılırken, şehirler düşerken, halklar yerinden edilirken değişim yalnızca cephe hatlarında yaşanmaz. İktisat sarsılır, hukuk çöker, ahlak aşınır, dil sertleşir, hafıza parçalanır ve bütün bu çözülmenin ortasında zihinlerin öncelik sırası kendini ele verir. Bu yüzden kayda geçen yalnızca olup bitenler değildir. Aynı zamanda kimin nerede durduğu, hangi sözün hangi sessizliğe denk düştüğü de o anın içine mühürlenir.
19.yüzyılda Hindistan'ın adım adım İngiliz hâkimiyetine girdiği süreçte ulema arasında süren tartışmalar bu bakımdan ibret vericidir. Kahvenin hükmü, tütünün abdeste etkisi, gündelik hayatın sınırlarına dair ince ayrımlar uzun uzun konuşulurken sömürge idaresi kurumsallaşmakta, ekonomik damarlar kesilmekte, toplumsal yapı çözülmekteydi. Bu sahne çoğu zaman istisnaymış gibi anlatılır. Oysa büyük çözülmelerin ortak zemininde tali meselelerin merkezî hâle gelmesi yer alır.
Endülüs'ün son döneminde de benzer bir zihinsel dağınıklık görülür. Granada Emirliği iç çekişmelerle zayıflarken saray entrikaları ve hizip mücadeleleri devlet aklının yerini almıştı. Kastilya ve Aragon ittifakı adım adım ilerlerken içerideki ayrışmalar dışarıdan gelen baskıyı kolaylaştırdı. Dönemin kroniklerinde tekrar edilen şu cümle boşuna değildir: "Kendi aralarındaki ihtilaf, düşmanın işini kolaylaştırdı." Çöküşün yalnızca dışarıdan gelen güçle açıklanamayacağının, asıl kırılmanın içeride başladığının açık ifadesidir.
Bugün içinde bulunulan tablo bu tarihsel sahnelerden kopuk ele alınamaz. İran'a yönelik saldırılar sürüyor ve şu ana kadar en az 1.300 insan hayatını kaybetmiş durumda. Lübnan'da 900'ün üzerinde insan ölmüş. Gazze'de ise kayıplar resmî rakamlara göre 70.000'i aşmış, bağımsız değerlendirmelerde 100.000'e yaklaşıyor. Şehirler yıkılıyor, altyapı çöküyor, insanlar yerinden ediliyor. Bir coğrafyanın sistemli biçimde çökertildiği o ağır kırılmanın tam ortasındayız.
Tam da böylesi bir zamanda Türkiye'de mezhep tartışmalarının büyütülmesi rastlantı gibi durmuyor. İran'a yönelik saldırılar sürerken meselenin "Şiilik" eksenine çekilmesi, Ali Şeriati gibi isimler üzerinden tartışmanın derinleştirilmesi, ilgi alanının nasıl yönlendirildiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Mesele bu coğrafyanın topyekûn yıkımı olmaktan çıkarılıyor da Türkiye ile İran arasında tercih yapılması gereken seçeneklermiş gibi sunuluyor. Bunlar bilinçli hareketlerdir.
Osmanlı ile Safevîler arasındaki gerilim zamanlarında mezhepsel ayrımın siyasî hatta dönüştürülmesi, dış baskılar karşısında müşterek direncin nasıl zayıfladığını açık biçimde göstermiştir. Buna rağmen bu tecrübeden ibret alınmıyor. Sanki tarih kitaplarında kalmış ayrıntılarmış gibi, bugün göz göre göre aynı hata tekrar ediliyor.
Oysa ortada iki eşit tarafın mücadelesi yok. Ortada bir yanda şehirleri, hastaneleri, altyapıyı hedef alan kesintisiz yıkım hattı, diğer yanda bu yıkımın altında kalan geniş bir coğrafya var. Bu tabloyu mezhep üzerinden okumaya zorlayan dil gerçeği açıklamaz, gerçeğin üzerini örter.
Bu noktada taraf meselesi yeniden düşünülmek zorundadır. Taraf kimliğe yaslanarak kurulmaz, ilkeye dayanarak tayin edilir. Tarih boyunca kalıcılık kazanan tavırlar güç dengelerinin rüzgârına kapılan geçici konum alışlardan değil, adalet etrafında şekillenen duruşlardan doğmuştur. İslam düşünce geleneğinde adalet sonradan eklenen bir fazilet değildir. Aksine varlığın temel ölçüsü olarak kabul edilmiştir. Adalet, erdemli olmanın ötesinde, varoluşa istikamet veren kurucu ilkedir. Kur'an'ın adaleti ayakta tutma çağrısı bireysel ahlakın sınırlarını aşar. Zulmün karşısında durmayı, mazlumun yanında yer almayı içerir.

4