Dün çok sevindik.
Fakat Paraguay'ın Almanya'yı, Fas'ın Hollanda'yı elemesi Son 32 Turu'nun sonucu olarak okunursa birkaç gün konuşulur, sonra unutulur. Oysa bazı karşılaşmalar skor tabelasının çok ötesinde anlam taşır. Oysa bazen doksan dakika, on yıllardır biriken dönüşümlerin en berrak özetini sunar.
Tarihçiler tarihin farklı hızlarda aktığını söyler. Günlük olaylar vardır; onların altında ekonomik ve toplumsal yapılar, daha derinde ise yüzyıllar boyunca kolay kolay değişmeyen zihniyetler... Bir Dünya Kupası maçı olaydır fakat o maçı mümkün kılan kurumsal birikim, oyun kültürü, teknik bilgi ve zihinsel dönüşüm çok daha uzun zaman dilimlerinde şekillenir. Bu yüzden Paraguay'ın kazandığı penaltılar kadar, o penaltıları hiç tereddüt etmeden kullanabilmesini mümkün kılan dönüşüm de oldukça önemlidir.
Uzun yıllar dünya futbolu -tıpkı uluslararası sistemler gibi- hiyerarşik bir düzen içinde işledi. Oyunun dili, antrenman bilgisi, spor bilimi, altyapı modelleri, sermaye ve elbette prestij belirli merkezlerde yoğunlaştı. Dünya Kupaları da bu hiyerarşinin en görünür sahnesiydi. Bazı ülkeler turnuvaya katılıyor, bazı ülkeler kupayı kaldırıyordu. Bu anlamda Avrupa güçlü değildi, gücün ne olduğuna da büyük ölçüde o karar veriyordu.
İşte tam olarak bugün değişen salt skorlar değildir. Değişen, bu hiyerarşinin ta kendisidir.
Küreselleşme denildiğinde yıllarca sermayenin, malların ve insanların hareketi konuşuldu. Oysa çağımızın en büyük kırılmalarından biri, bilginin belirli merkezin ayrıcalığı olmaktan çıkması oldu. Futbol da bu durumdan bağımsız kalmadı. Aynı oyun bilgisi, aynı performans analizi, aynı bilimsel yöntemler bugün Avrupa'nın değil, dünyanın farklı coğrafyalarının da ortak sermayesi. Aradaki mesafe kapandıkça rekabetin zemini de değişti...
Tam da bu noktada aklıma yıllar önce okuduğum bir kitap geldi: Dipesh Chakrabarty'nin Avrupa'yı Taşralaştırmak adlı eseri.
İlk bakışta provokatif görünen bu başlık, modern tarih düşüncesinin en köklü kabullerinden birini de tartışmaya açar. Chakrabarty, Avrupa'yı insanlık tarihinin merkezinden çekip kendi tarihsel bağlamına yerleştirir. Böylece Avrupa'nın tecrübesi, bütün toplumların geçmek zorunda olduğu evrensel güzergâh olmaktan çıkar, insanlığın zengin ve çoğul tarihleri içinde bir tecrübeye dönüşür. Modernleşme, kalkınma, devlet, hukuk ve kurumlar artık tek bir coğrafyanın izlediği rotaya göre anlam kazanmaz. Her toplum kendi tarihsel birikimi, kendi zaman algısı ve kendi toplumsal dinamikleriyle tarihin öznesi hâline gelir.
"Avrupa'yı taşralaştırmak" tam da bu zihinsel yer değiştirmeyi ifade eder. Mesele, Avrupa'yı tarihin merkezini tek bir coğrafyaya sabitleyen bakışını çözmektir. Kıta insanlığın konuştuğu tek dil olmaktan çıkar, insanlığın konuştuğu dillerden biri hâline gelir. Böylece dünya da tek bir merkezin çevresinde dönen hiyerarşik düzen olarak değil de birbirine temas eden çok sayıda tecrübenin ortak zemini olarak görünmeye başlar.
Kolonizasyon, toprakların işgalinden ibaret değildi. Dünyanın nasıl okunacağını belirleyen zihinsel haritayı da kurdu. Kimin gelişmiş, kimin geri kalmış sayılacağına; kimin model, kimin takipçi olacağına; kimin oyunu kuracağına, kimin oyuna yetişeceğine uzun süre merkez karar verdi. Bu hiyerarşi zamanla tarihin doğal düzeni gibi benimsendi.
Dekolonizasyon ise önce bu zihinsel haritayı sorgular. Merkezin koyduğu ölçüleri evrensel kabul etmeyi bırakır; başka tarihlerin ve başka tecrübelerin de kendi ölçülerini üretebileceğini hatırlatır. Kendi hikâyesini başkasının kavramlarıyla anlatma mecburiyetini ortadan kaldırır. Avrupa'yı taşralaştırmak da tam olarak bu zihinsel yer değiştirmeyi tarif eder.

3