Bir sesin tanıklığı: Atasoy Müftüoğlu'nun izinde…

Şule Demirtaş
01.08.2025
2

Müslüman olmak, insanlığın bütünüyle ilgilenen, insanlığın bütünüyle konuşma yeteneğine sahip olan, çok yüksek bir bilinç düzeyine sahip olmayı gerektirir." A. Müftüoğlu

Bu cümlelerin yazarı, yalnızca bir düşünce adamı değildir. Atasoy Müftüoğlu, bu topraklarda yaşayanlar için sadece bir entelektüel değil, fikrî namusunu kaybetmemişlerin son sığınağıdır.

O, bugünün riyakâr düzeninde Müslüman olmanın hâlâ ne anlama geldiğini hatırlatanlardandır. Erke yakın durmanın değil, hakikatin yanında olmanın erdemini savunan, sağcılığın ya da sözde muhafazakârlığın oluşturduğu düşünsel grilikle değil, adalet ve merhametle rengini bulan bir bilinç inşa etmeye çağıran bir uyarıcıdır. Bizi "mevcut olanla yetinmeye", "göze sokulan başarı hikâyelerine iman etmeye" değil, "görülmeyeni görmeye", "konuşulmayanı konuşmaya" davet eder. Modern çağın sahte aydınlarının gürültüsü arasında, onun sessiz ve köklü çağrısı şu kelimelerle yankılanır: cesaret, hesaplaşma ve istikamet.

Müftüoğlu'nun metinleri yalnızca düşünce üretmez, bir iklim kurar. Bu iklimde ne sağcı korkulara yer vardır ne de muhafazakâr konformizme. Mezhepçi bağnazlıkların, etnik üstünlükçülerin, kapitalist tüketim şehvetinin maskeleri düşer. Oportünist muhafazakârlığın iktidar hırsıyla sarhoş ettiği dindar kimliklerin nasıl içinin boşaltıldığını, mukaddes olanın çıkar ilişkilerine nasıl kurban edildiğini her metninde görürüz. Onun yazılarında iman, sadece Allah'a değil, hakikate, adalete, insanlığa olan sadakatin de adıdır.

Bugün, İslami düşünce hayatının niçin bu kadar sığlaştığını, ilahiyat dünyasının neden söyleyecek sözü kalmadığını, edebiyatın niçin vicdani bir dil kuramadığını anlamak istiyorsak, Müftüoğlu'nun metinlerinde o cevapsız kalan soruların izlerini sürmemiz gerekir. O, her seferinde başka bir körlüğü, başka bir suskunluğu, başka bir yalanı kazıyarak, bize sadece neyi savunmamız gerektiğini değil, neyle vedalaşmamız gerektiğini de açığa çıkartır.

Atasoy Müftüoğlu faydacı dindarlığın, emperyalist işbirlikçiliğe zemin hazırlayan o suskun dilinin karşısına, her zaman konuşan bir bilinçle çıkmıştır. Kanaat önderlerinin parti çıkarlarını kutsayan halleri ne kadar zavallıca ise, Müftüoğlu'nun yazılarındaki evrensel ve sahici uyarı da o kadar yerli yerindedir. İslam dünyasının siyasi barbarlık karşısında nasıl rücu ettiğini, Filistin'de yaşanan soykırım karşısında gösterilen ikiyüzlülüğü, halkların bağımsızlık ve özgürlük uğruna değil, sadece makam ve konfor uğruna nasıl hizaya geldiğini yıllar önce teşhis etmişti. Bugün hepimiz o teşhis edilen hastalığın ağrılarını çekiyoruz.

İslam toplumlarının yalnızca emperyalizmin değil, kendi içindeki sömürgeci zihniyetin de esiri hâline gelmesi tesadüf değildir. Müslümanlık, halkların özgürlük hareketi olmaktan çıkarılmış; din, seçmen sadakati hâline getirilmiş, kutsallar ise politik sermayeye dönüştürülmüştür. Bu yüzden Müftüoğlu'nun metinleri yalnızca birer analiz değil, aynı zamanda güçlü birer itiraz, yerleşik yalanlarla vedalaşma çağrısıdır.

Onun yazılarında zihin dünyamıza giydirilmiş mitolojik elbiseler yırtılır. Modern dünyanın özgürlük adı altında pazarladığı esaret biçimleri teşhir edilir. Bilgi tekelleri, kültürel tahakküm biçimleri, işbirlikçi aklın yerli ajanları tek tek açığa çıkar. Bizi eleştirel düşünceden, bağımsız iradeden, ahlaki kararlılıktan uzaklaştıran her unsur, onun satırlarında sabırla teşhis edilir. Ve bu teşhisin sonunda yalnızca bir suçlama değil, bir çağrı vardır: İslam'ı yeniden düşünmek, yeniden temsil etmek, yeniden yaşamak.

İslam dünyası artık yalnızca emperyalizmin değil, seküler aidiyet biçimlerinin de kuşatması altındadır. Din, hakikatin değil, millî çıkarların hizmetine verilmiştir. Müftüoğlu'nun ısrarla altını çizdiği üzere, bu durum İslam'ı siyasal bir özne olmaktan çıkarmış, halkları ise kendi konfor alanlarına gömülmüş edilgen varlıklara dönüştürmüştür.

Bugün, Filistin'de yaşanan soykırımı bir uluslararası ahlak ve dayanışma meselesi olarak değil, bir medya görüntüsü olarak izleyen toplumlar, sessizliklerini protesto sanmakta, çıkarlarını hakikatin yerine koymaktadır. İslam bugün yalnızca Siyonizm'in değil, çıkarcılığın, pragmatizmin ve yerli-milli tiranlıkların da kuşatması altındadır. Bu kuşatmayı yarmak, Müftüoğlu'nun yıllardır yazdığı gibi, yeni bir bilinç dönemini başlatacak cesur ve kararlı bir düşünsel kopuşu gerektirir.