Bir çıkış yanılgısı

Tarih bize, toplumların mevcut iktidar tahammül edilemez hâle geldiğinde siyasal hayal gücünü bir anda yitirmediğini gösteriyor. İlk refleks çoğu zaman yeni bir yol açmak yerine yaşanan krizi başka bir hikâyeye dönüştürmektir. Bu hikâye bazen geçmişten devralınmış bir isim, bazen güçlü bir figür, bazen de "eskiden hiç olmazsa" diye başlayan bir anlatı olur. Siyaset, geleceğe dair söz kuramadığı anlarda hafızaya yaslanır.

Napolyon'un Fransa'da yükselişi ya da Weimar Almanyası'nda Hitler'in bir çıkış kapısı gibi sunulması, siyasî tarihin sıra dışı anları sayılmaz. Bu figürler, halkın siyasetle kurduğu ilişkinin çözülmeye başladığı eşiklerde belirir. Devrimin ardından Fransa'da kamusal düşünce yorulmuş, eşitlik ve temsil fikri gündelik hayatın kaosu karşısında ağırlığını kaybetmişti. Siyasal tartışma, yön açan bir faaliyet olmaktan çıkmış, belirsizlikle yorgun düşen halk hız ve kesinlik talep eder hâle gelmişti. Napolyon bu eşiği doğru okudu. Devrimin kavramlarını dolaşımda tuttu, fakat bu kavramların gerektirdiği katılımı geri çekti. Düzeni siyasetin merkezine aldı ve karar alma süreçlerini dar bir iradenin alanına taşıdı.

Weimar Almanyası'nda yaşanan da benzer bir zihinsel geri çekilme hâliydi. Savaşın yenilgisi, ekonomik çöküş ve parçalanmış siyasal alan, uzun vadeli düşünmeye olan tahammülü azalttı. Dolaşıma giren vaatler karmaşık değildi. Suçlular tanımlıydı, çözüm gecikmeyecekti, beklemek anlamsızdı. Bu sade anlatı, yorgun bir toplum için ikna edici olmaktan çok rahatlatıcıydı.

Bu tür dönemlerde belirleyici olan karizma ya da kişisel yetenekler değildir. Asıl mesele, bu kırılma anlarında toplumların düşünme kapasitesinin daralmasıdır. Gelecek tasarlama cesareti yerini tutunma ihtiyacına bırakır. Siyaset, teslimiyetle rahatlama arasında salınan bir hâle bürünür.

Günümüz siyasal düzenlerinin en belirgin zaaflarından biri, sabırla kurulan süreçlere duyulan inancın aşınmasıdır. Uzun vadeli müzakere ve gücü sınırlayan kurumsal düzenekler, kriz anlarında karşılık bulmakta zorlanır. Bunun yerine hız, kesinlik ve netlik talebi öne çıkar. Karmaşık toplumsal sorunlar, tek bir iradenin kısa sürede çözebileceği meseleler gibi sunulur. Belirsizlikten bunalan toplumlar için bu anlatı caziptir; çünkü yükü hafiftir. Sorumluluk dağılmaz, tartışma ötelenir, beklemek anlamsızlaştırılır. Böyle anlarda siyaset, geleceği inşa eden bir alan olmaktan uzaklaşır ve bugünün sıkıntısından kaçmanın aracına dönüşür.

İşte bu zeminde, alternatif fetişizmi olarak adlandırılabilecek zihinsel bir kısayol ortaya çıkar. Mevcut düzeni reddetme iradesi vardır, fakat bu reddiyeyi taşıyacak sahici bir gelecek tasarımı yoktur. Aradaki boşluk, güçlü isimler ve geçmiş imgelerle doldurulur. Bu yönelim, siyasal hayal gücünü genişletmez; aksine daraltır. Kurtarıcı anlatısı, yeni bir düzen vadetmez, yalnızca geçici bir ferahlık hissi üretir.

Modern siyasal tarihte bu refleksin izleri sıkça görülür. Şili'de Allende sonrasında Pinochet'nin düzen vaadi, İran'da Şah iktidarına karşı yürütülen muhalefetin ardından İslamcı bir rejimin savunulması, yeni bir siyasal dil kurulamayan anların ürünüdür. Bu tür dönüşler, içinde bulunulan yapının çöktüğünü kabul eden fakat geleceğe dair sözü olmayan toplumların savunma mekanizmalarıdır.