Yazar, 14 yaşındaki çocuğun meninjitten ölümünü konu alarak aşılama oranlarının düşüşünü toplumsal bir krize dönüştüren süreci analiz ediyor. Bilimin yavaş ve temkinli dili ile sosyal medyanın hızlı söylemlerinin çatışması, insanların basit açıklamaları arama ihtiyacı ve dini referansların bilimle karşı karşıya getirilmesinin neden bu krizin derinleştiğini gösteriyor. Tarihsel bilgiyi bugünün imkânlarından çıkaran katı yaklaşım, toplumun aşı konusunda sağduyulu bir dile ihtiyaç duyduğu bir ana erişmiş midir?
Geçen hafta, menenjit ön tanısıyla tedavi altına alınan 14 yaşındaki yavrunun hayatını kaybetmesi, uzun süredir soyut başlıklar altında yürüyen tartışmayı bir anda keskin ve geri döndürülemez bir gerçekliğin içine çekti. Bu vefatı sadece tekil bir trajedi olarak okuyamayız. Zira Menenjit gibi hızlı seyreden enfeksiyonlar söz konusu olduğunda bağışıklama zincirinde oluşan en küçük boşluk dahi ağır sonuçlar doğurabilir.
Tam da bu noktada, Kızamık için kritik kabul edilen yüzde 95'lik aşılama eşiğinin altına düşülmesinin "salgın riski" anlamına geldiği yönündeki temel epidemiyolojik uyarıyı da yeniden hatırlamalıyız. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere uluslararası sağlık otoriteleri eşik aşıldığında yalnızca istatistiklerin değil, doğrudan hayatların tehlikeye girdiğini açık biçimde söylüyor. Buna rağmen son dönemde, saha verilerine ve haberlere yansıyan veriler bazı bölgelerde bu oranın yer yer kritik sınırların altına indiğine işaret ediyor. Bilimsel çoğunluğu temsil etmeyen kimi söylemlerin etkisiyle büyüyen tereddüt meselenin artık bireysel bir tercih olmaktan çıktığını, doğrudan herkesin güvenliğini ilgilendiren bariz kırılmaya dönüştüğünü gösteriyor.
Pandemi süreci bu ilişkiyi ciddi biçimde sarstı çünkü belirsizlik ve korku ortamında insanlar hızlı cevaplar aradı. Bilim ise doğası gereği yavaş ilerler, ihtiyatlı konuşur, kesinlik iddiasını temkinle kullanır. Bu iki hız arasındaki fark, sabırsız bir çağda bilimsel dili -ne yazık ki- zayıf gösterdi. Sosyal medya da boşluğu hızla doldurdu ve bu sebeple araştırma ile iddia, veri ile kanaat, uzmanlık ile görünürlük aynı ortamda buluştu. Böylesi bir durumda insanlar çoğu zaman kendilerine en yakın gelen anlatıya yönelir. Bu yöneliş bir tercih gibi görünse de arka planında güçlü bir psikolojik ihtiyaç yatıyor: belirsizliği azaltma ve kontrol hissini koruma ihtiyacı.
Bu yüzden aşı karşıtlığını yalnızca "yanlış bilgi" üzerinden okumak eksik bir yönelim. Kökenlerine inmek elzem. Yargılamak veyahut yaftalamak yerine neden bu kadar yaygınlaştığını anlamaya çalışmamız da mühim. Çünkü birçok insan için mesele bilgi eksikliğinden ibaret değil.
Düz dünyacılıktan aşı karşıtlığına ya da bilimselliği kanıtlanmamış diğer şehir efsanelerine uzanan çizgide ortak bir damar var: basit açıklamaların cazibesi. Dünya karmaşıklaştıkça her şeyi tek bir merkeze bağlayan anlatılar rahatlatıcı geliyor. "Bize söylenmeyen bir şey var" hissi çoğu zaman parçalı bilgileri bir araya getiren bir hikâye işlevi görüyor. Bilimsel yaklaşım ise bu rahatlığı sunmaz; gerektiğinde "bilmiyoruz" der, sürekli güncellenir ve hata payını açık bırakır. Bu da kesinlik arayan zihin için zorlayıcı bir alan oluşturur.
Mesele pozitif bilime duyulan mesafeyle de sınırlı kalmıyor; dini referanslar da tartışmanın içine çekiliyor. "Tıbb-ı Nebevî" başlığı altında zamanın uygulamaları bugünün tıbbi imkânlarına alternatifmiş gibi sunuluyor. Oysa her bilgi kendi zamanının imkânları içinde anlam kazanır. Peygamber'in yaşadığı dönemde mevcut olan tedavi yöntemleri o günün şartları içinde anlamlıdır. Bugün aynı yöntemleri mutlaklaştırmak, zamanın akışını durdurmaya çalışmak anlamına gelir.
İslam düşünce geleneği aklı ve tecrübeyi dışlamaz; hikmeti aramayı teşvik eder. Bu perspektiften bakıldığında bugünün en ileri tıbbi imkânlarını kullanmak inançla çatışan bir tutum olmak şöyle dursun, hayatı koruma sorumluluğunun bir gereği olarak görülür.
Daha da sorunlu olan, dinin bilimle karşı karşıya getirilmesi. Geçmişe duyulan saygının bugünü dışlayan bir katılığa dönüşmesi. Oysa geçmişi anlamak ile onu değişmez bir model hâline getirmek arasında ciddi bir fark var. Bu fark gözetilmediğinde hem geleneğin derinliği kayboluyor hem de bugünün imkânları göz ardı ediliyor. Aşı karşıtlığının dini referanslarla meşrulaştırılması bu dengenin nasıl bozulduğunun vesikası gibi ve çok hazin.

5