Küreselcilerin, ihtilâlleri olan 12 Eylül'e balans ayarı çektikleri günlerde de bu tartışmaları işitiyorduk.
Militan Kemalistler Şanghay'da, hükümetler ise çekingen üsluplarla Batı'da kalmayı konuşuyorlardı. Balans ayarından sonra başlayan "ihtilâlin ikinci etabında", Erbakan'ın yenilikçi çocukları ihtilâlin bekçiliğini devralmışlardı. Hızlı Brükselci olarak başladılar. oğu demokratın, Siyasal İslâmcının bu vaatlere kandığını, arşivlerdeki beyanatlarından bulabilirsiniz.
O zamanlarda, Yeni Düzencilerin üstadı Karl Popper'ı, popülist olan akademisyenlerimiz, siyasetçilerimiz ve bir kısım yazarlarımız liberal biliyorlardı: Kemalizm'e, totalitarizme hatta açıktan komünizme itiraz barındıran ifadeleri, başörtüsüne ve bazı hürriyetlere toleranslı davranması ve diktatörlere karşı görünmesi; onu toplumda müsbet olarak öne çıkarmıştı.
Biz in'i Bediüzzaman'dan komünist okumuştuk. Sovyetlerin dağılışından sonra, yeni in Komünist Partisi'nin Tiananmen Meydanı'ndaki binlerce talebeyi katledişi, komünizmin devam etmekte olduğunu gösteriyordu. Dünya efkâr-ı ammesi, Keynes'çilerden sonra dünya ekonomisini ele geçiren Pazarcıların bağlı oldukları neoliberalizmi bilmiyordu. Londra Ekonomi Okulu'nu, Karl Popper'ı ve Açık Toplum'cuları tanımıyordu. Popper'ın şakirtlerinden Soros ve Thatcher gibi neoliberalizm pratisyenlerini, Dünya Bankası'ndaki yeni asistanları Özal'ı, Dervişoğlu'nu ve diğer kurtarıcıları da bilmiyordu. Neoliberallerin Davos koordinasyonundan sonra; Reagan, Thatcher, Kohl ve Özal gibi vazifeli başkanlarla Global Dünya Devletine "Yeni Yüzyıl" parolasıyla yola koyulduklarından da haberleri yoktu... 2026'nın zirvelerinden 1980'lerin vadilerine bakma kolaylığıyla ele aldığımız mevzudaki yanlışlarımızı, okuyucularımız bildirirlerse hatalarımızı tashih ederiz, inşaallah...
Türkiye aydınlarının bilemedikleri önemli detay ise; neoliberallerin önderlerinden Milton Friedmann'ın, sıkıntıya girmiş in Komünist Partisi'nin yardımına koşmasıydı. in'in komünist idarecilerine uzun uzadıya "Yeni Dünya Düzeni" dersleri veren Chicagolu meşhur Marksist iktisatçı Milton Friedman, onlarla bir anlaşmaya varmıştı. İsmi otoriter kapitalist olacak rejim, komünist kalırken kadro da mevkilerini yitirmeden devam edeceklerdi. Tıpkı Hayek'in, Pinoschet'inin Şili'sinde yaptığı gibi... Yeni düzen için, ABD'deki ve AB'deki sermayeyi Neoliberaller bölgeye taşıyacaklardı (Müntefering'in çekirge sürüsü). Daha çok para kazanmak isteyen Yahudî işadamları, yüklerini köpek balığı fonlarıyla Amerika ve Avrupa'dan önce okyanuslara taşıyacaklardı.
AB ülkelerinde sökülen fabrikalar, kapı önlerine konulan yüzbinlerce işçi, kıtayı terk eden kapital ve yeni teknolojiyle neoliberal idareciler, AB'deki rakiplerini âdeta nakavt edeceklerdi.
Gelelim 2013'e kadar neoliberallerce alkışlanan Türkiye'mize... İdarecilerimizin geceli-gündüzlü AB ve Euro aleyhinde konuştukları Türkiye'mize... İhtiyaçlarının yüzde doksanını in'den temin eden Türkiye'mize... Milletimizin enerjisini, emeğini ve hatta çocuklarını; Körfez Savaşı'yla başlayarak ta Gazze'ye kadar küreselcilerin istediği şekilde harcayan Türkiye'mize... Bankacılık sistemini Londra üzerinden Şanghay'a bağlayan Türkiye'mize... in Komünist Partisi'nin, bankalar aracılığıyla halkını soyma usullerini ülkemize getiren kudretli idarecilerimize... Vatandaşın oturduğu evinden arabasına, çeşmesinden ormanına, üzerinden geçtiği köprüsünden ekinini topladığı ovasına ve kaynaklarını küreselci dev şirketlere havale eden bir Türkiye'miz sizce Batı'ya mı yakın, yoksa Şanghay'a mı Brüksel'den ne kadar uzaklaştırıldığımızı istatistikler gösteriyor. Birleşik Krallık'ın Körfez'deki ülkelerinin aralarına da almazlar bizi. Kaldı ki Londra'nın bir ayağı daimî olarak Şanghay'da... Amerika ise, aramızda zaten okyanuslar var. Gidemeyiz. Hakikaten biz nereye yakınız İhtiyaçlarımız, bankacılık sistemimiz, otoriter idaremiz ve üretimimiz ile daha çok nereye aitiz

5