Göçlerin sebebi yalnızca savaşlar değildi...

Göç sonucunda ayrılınan diyar, çatışma coğrafyasıdır. Savaş ve iç kargaşalar yoksa bile, sosyal adaletsizliğin tetiklediği çatışmalarla insanlar vatanlarını terk ediyorlardır.

atışmaların altyapılarını hazırlayan Küreselcilere sorarsanız, yüzlerce sebep sayarlar. Sykes-Picot Anlaşması'yla Orta Doğu ülkelerinin sınırları cetvelle çizilmeseydi çatışmaya sebep bulamayacaklar mıydı Hedeflerinde savaş, düşmanlık, ihtilâf, gasp, sömürü ve insaniyetin değerlerini tahrip olduktan sonra; üç kişi arasında da ölümcül çatışmayı çıkarabilirdi, Marksist felsefe... İnsanın zaaflarını enstitülerde ideolojilerine göre tahlil eden ve çoğu millî devletlerin toplam bütçelerinden fazla kapital ile, coğrafyaların halklarına göre "daimî savaş ve çatışma" projeleri üretiyorlar.

Rakiplerini (Almanları) faşistlikle suçlarken, Filistin gibi; Ukrayna'da, AB'de, Amerika'da ve Güneydoğu Asya'da ırkçılığı kullanarak çatışmayı devam ettirebiliyorlar. Buna Türkiye'yi de katabiliriz. Aynı anda Marksist ve ırkçı olunmayacağını zannedenler, Küresel ihtilâlci Marksizm'i bilemiyorlar. ok kültürlülüğü propaganda ettikleri halde, AB'deki ve Amerika'daki halkları kültürel ırkçılığı tahrik ile çalışmalarını yürütürler. Türkiye'de Kemalizm, Arabistan'da Baasçılık, Fransa'da Le Pen'cilik, Almanya'da AfD'cilik, Ukrayna'da Nazicilik, İsrail'de radikal ırkçılık ve Türkiye'nin doğusunda Kürtçülük projelerinin hemen hepsi, mahiyetini anlatmaya çalıştığımız küresel Marksizm cereyanına aittir.

Ulûhiyeti inkâr olan düşüncesinde insani değerler aranmıyor. Düşmanlığa, nefrete, ırkçılığa, ötekileştirmeye, menfaate ve vahşete yönelmişlerin fıtratları bozulduğundan; kavgasız, çatışmasız ve savaşsız ortama müsaade etmezler. Mutlak istibdatlarla geçici olarak toplumları susturabilenlerin ibadetleri daimî devrim olunca, barışı veya çatışmasızlığı davalarına ihanet görürüler. Kâinattaki şerri temsil eden materyalizmin iyiliğe, güzelliğe, fıtrata ve ahlâka hiç tahammülü olmadığından; bütün zamanını, enerjisini, imkânlarını ve hayatını "kötülüğü inşa" yoluna sarf eder. Bu yolda küresel fonlar teşkil eder, organizasyonları finanse eder ve yüzbinlerce elemanlarıyla yüksek ücretlerle çalıştırdıkları enstitüler kurarlar. İyilerin ve insaniyetperverlerin başaramayacakları projelerle barışa, demokrasiye, millî devletlere ve semavî dinlere hücum ederler...

Arap Bahar'ını ateşleyen fitnenin inşa projesini araştırdığımızda; zaman olarak en az Birinci Dünya Savaşı öncesine, coğrafya olarak Atlantik'ten Orta Asya'ya, inançlar olarak da İslâm'ın hürriyetperver Ehl-i Sünnet tarzına karşı çıkmış yüzlerce fırkaya ve ırklar olarak da siyahîden Kırgız'a kadar yüzlerce farklı mizacı, global felâketlerin pimini çekmeye; Chicago, New York, Londra, Paris ve Frankfurt'taki enstitülerinde hazırladıklarını, medyadan öğreniyoruz.

Emperyalistler (İngiltere- Fransa gibi) ile işbirliği içindeki bu cereyanların, coğrafyaların hassasiyetlerini bilmemeleri mümkün değildi. Millî, dinî, lokal ve fizikî hassasiyetlerin yanı sıra; sosyal hassasiyetlerin kullanılmaları da önemlidir. Sömürgeciliğin bîtab düşürdüğü Afganistan ve Hint'te sosyal refahın oluşmayacağını herkes biliyordu. Daha sonra musallat edilen fitne ve terör ile, eski medeniyetlerin fakir çocukları ekmeğe muhtaç bırakılınca, elbette fevc fevc AB'ye ve ABD'ye ulaşmak üzere Batı'ya yöneleceklerdi. İran'dan başlayarak Atlantis'e ve oradan Yeni Dünya'ya döküle döküle New York'a kadar göçmüş insanları hangi kategoriye sokacağız ki...