Yazar, küresel siyasetin gerçek aktörlerinin ulus-devlet kisvesi altında gizlendiğini ve dünyayı demokrasi ile Marksizm arasında kutuplaştırıldığını iddia ediyor. Bu tezini Bediüzzaman'ın paradigmaları ve tarihi siyaset analizi ile destekliyor, ancak her iki tarafın da işlediği cinayetlerin çıkılı çatışmaları perdelediğini vurgluyor. Peki, Batı ve Doğu arasındaki gerçek çatışma ideolojik mi, yoksa ekonomik ve jeopolitik çıkarların rasyonel bir yeniden tasarlanması mı?
Her ne kadar globalistlerin icraatlarına dikkatleri çeksek de, dünyamızın bir köye dönüştüğünü inkâr edemiyoruz.
Bediüzzaman'ın satranca benzettiği dünya siyasetini, mevcut çatışmaları ve perde önündeki kamplaşmaları doğru tahlil etmemiz, hadiselerin mahiyetlerine nüfuzla mütenasiptir. Bu ise önce Kur'ânî paradigmaları, sonra da doğrulanmış bilgileri gerektiriyor.
Bediüzzamanın Âhirzaman'ı tahlil eden Beşinci Şua eserinde, Hz. Mesih ile alâkalı bahislerinde ve ilgili mektuplarında ortaya koyduğu çerçeve veya harita esas alınmadan, zamanın olaylarını doğru analiz edemeyeceğimizi mütemadiyen söylüyoruz. Eski halin muhaliyeti, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki klasik prensipler, gelişmekte olan teknolojiye şerirlerin insaniyetperverlerden önce erişebilmeleri, materyalist felsefenin mahsulü zehirlerle perişan olmuş dünyamızın sosyal hayatı ve yine Marksist ihtilâlcilerin çıkardıkları savaşların esas sebepleri; Doğu'nun veya Batı'nın klasik bilgileriyle anlaşılamıyor.
Bir hakikat daha var... Dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun, hadiseler iç içe geçiyor. Sahnelerde her ne kadar millî devletlerin bayrakları görünse de; hepimiz biliyoruz ki esas aktörler globalce savaşıyorlar... Dünya ikiye bölünmüş durumda... Kuvvetli veya zayıf irtibatlarla bütün milletler bu iki kategori içinde yer alıyor... Bu hakikati; "demokrasiler cephesi" ile "global marksistler cephesi" olarak da tavsif edebiliriz. Bazen çok haklı bir cephede, karşı tarafın gizli müdahalesiyle öyle cinayetler işleniyor ki, bütün cepheyi mağlubiyete düşürecek kadar dehşetli oluyor.
İki yanlıştan bir doğru çıkmayacağını yeniden öğrenmemiz lâzım. Zalime veya haksız bulduğumuza itiraz ettiğimizde, onların kendilerini müdafaalarına kulaklarını ve gözlerini kapatanlar da doğruyu zor bulabilirler. oğu kez, cinayetlerini, başkalarına yükledikleri cinayetlerle gizleyenlerle karşılaşıyoruz. İlim ve teknoloji ilerledikçe, insanların nefislerinden ve enaniyetlerinden çıkan şerler inceleşip derinlik kazanıyor.
Avrupa Birliği'nin dinî temellere oturtulmuş bir barış ve demokrasi projesi olduğunu bildiğimiz halde; hürriyeti ve demokrasiyi istismar eden Neoliberalleri İsevîlerden ve hakiki demokratlardan ayıramayanlar, genellikle ciğeri kediye emanet ediyorlar. AB'nin kuruluşunu, tarihçesini ve bilhassa son kırk-elli senesini öğrenmeden belli hadiseler ve şahıslar üzerinden genel değerlendirmelere gitmenin vahametini, daha önce de yazmıştık. Bunca iğfaller ve manipülasyonlar zamanında; partilerin, grupların veya şahısların bize gösterdikleri kimliklere inanacak mıyız "Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz, kişinin görünür rütbe-i aklı eserinde" fehvasınca, tahkik ehli olmamız gerekiyor.
Willy Brandt'tan Mitterrand'a, Kohl'e, Sarkozy'ye, Merkel ve von der Leyen'e uzanan siyasî çizginin mütemadiyen Türkiye'yi AB'den uzak tutmalarının sırlarını; onların bağlı bulundukları küresel çetelerle irtibatlandıramayanların, AB'nin günümüz için ne denli önemli olduğunu bilmesi mümkün değildir. Türkiye'mizde milliyetçilere ve siyasetçi dindarlara demokrasimizi idam eden 12 Eylül İhtilâli'ni milletimize dayatanlar, AB'ye Sosyal Marksizm'i ve ahlâksızlığı neden yaptırmasınlar ki... Ukrayna'da Yahudî asıllı aktörlere, dedelerinin katilleri olarak bildikleri (sözüm onlara Nazileri) bölgenin Hıristiyanlarını savaş bahanesiyle öldürtmenin hakikati de, Ortodoks halklarınca öğrenilecek...

7