Mezhepsizlik teşebbüsünün reddi

Ali Fikri Yavuz Hoca, son devrin önemli İslâm/Ehl-i Sünnet âlimlerindendir. Ömer Nasuhi Bilmen ve Bekir Haki Yener Hocaefendilerle teşrik-i mesaide bulunmuş, 1954 yılında İstanbul Müftü Yardımcılığı, 1971 tarihinde de İstanbul Müftülüğü'ne vekâlet etmiştir. "Kur'ân-ı Kerîm ve Türkçe Meâl-i Âlisi, Ahlâk Hadisleri (iki cilt), Muâmelâtlı İslâm İlmihâli İslâm Fıkıh ve Hukuku, İslâm İlmihali" gibi önemli eserlerle İslâm'a hizmet etmiştir.

Dini modernizmin üç şövalyesinden birisi olan M. Reşid Rıza'nın "İslâm'da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri yahut Mezahibin Telfîki ve İslâm'ın Bir Noktaya Cem'i" adlı eserinin Hayrettin Karaman tarafından "İslam'a Birlik ve Fıkıh Mezhepleri" adıyla tercüme ederek yayınlaması üzerine Ali Fikri Yavuz Hocaefendi "İslâm'da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri yahut Mezahibin Telfîki ve İslâm'ın Bir Noktaya Cem'i Adlı Kitap Üzerine Bir İnceleme" adlı kitabıyla reddiye yazmıştır. (Karaman, Abduh'un eserini daha sonra "Gerçek İslâm'da Birlik" adıyla tekrar yayınlamış, rahmetli Ali Nar Hocamız da reddiye yazmıştır. Gelecek yazıda değiniriz inşallah).

Ali Fikri Yavuz Hoca'nın itiraz ettiği, mezhepsizliğin yaygınlaştırılma çabasıdır. Zira Hayrettin Karaman'ın tercüme ettiği kitabın kapağına Abduh'un "Bulunduğumuz asır, bir mezhep üzerinde saplanıp kalacak asır değildir" cümlesinin konulması, mezheplerin birleştirilmesinden kastın ise "fırak-ı dâlle"/sapık fırkaların tümünü de içine alacak şekilde hedeflenmesi Ali Fikri Yavuz Hocaefendi'nin temel itiraz noktasıdır ve haklıdır da.

Ali Fikri Yavuz Hocaefendi'nin Abduh'un eserinin tercüme serüveni hakkında "1974 yılında Diyânet İşleri Başkanlığınca yayımlanan bu kitabın aslı, hicri 1332 tarihinde Arapçadan Türkçeye çevrilerek basılmış ve zamanında tasvib görmediği için kenara itilmişti. Hatta mütercim bile gençlik çağlarında yaptığı tercümede isabetsizliğini anlamış olacak ki, uzun yıllar Diyânet İşleri Başkan Yardımcılığı ile Başkanlık görevlerinde bulunduğu halde, bunun tekrar basılmasına lüzum görmemişti. Diğer eserleri ise hayatında bol bol basılmış ve halen de basılmaktadır. Bu da konumuz dışında kalan, fakat yine de ibret alınması gereken bir husustur.

Teferruata girmeyerek kitabın gayesi nedir, İslâm adına ne yapılmak isteniyor, bu faydalı mıdır ve gerçekleşmesi mümkün müdür Konuları üzerinde, peşin hükümlerimizden ve hissi düşüncelerimizden âri olarak birlikte güzeli ve doğruyu bulmaya çalışalım. Meseleyi iki bölümde ele alalım ve üçüncü bir bölümle sonuca bağlayalım" şeklinde özetledikten sonra "Bulunduğumuz asır; bir mezhep üzerinde saplanıp kalacak asır değildir" sözünü eleştirmektedir.

Ali Fikri Yavuz Hocaefendi, kitabın muhteva bakımından ilim ve sanat değerini ve yazarın şahsiyet ve niyet itibarıyla değerini şöyle değerlendirmektedir:

"1- Muhteva bakımından kitabın değeri:

Diyalog halinde hazırlanan bu kitapta, yeni tabirle bir ilerici ve bir de gerici konuşturuluyor ve bunların muhaveresi sonunda da yukarıda izah edilen gayelere ulaşılmak isteniyor. Oynanmak istenen oyun şu:

Yazar, hakimlik sandalyesine oturuyor ve yukarıda beyan edilen kendi öz fikirlerini karara bağlamak için karşısına, iki şahıs yerine kaim, iki heykel alıyor ve bunları kendisi konuşturuyor, seyircileri (okuyucuları) da şahit tutuyor ve dava başlıyor:

İki heykelden biri sanıktır: buna mukallid (yaşlı-ihtiyar, gerici-yobaz) diyor. Diğerine de ıslahatçı (aydın-ilerici, reformcu-müçtehit) adını veriyor ve bunları konuşturuyor. Heykeller konuşur mu Evet, konuşur. Bunlar adına konuşan hakimdir. Muslih mukallide soru soruyor ve mukallid cevap veriyor. Aslında soru soran da, cevap veren de, hükme bağlayan da tek kişidir, o da hakim beydir. Üstelik dilediği gibi soru soruyor ve dilediği gibi de cevap alıyor. Zavallı dinleyicilerin şuurları yok ki, oynanan oyunu anlasınlar. Böyle bir ustalıkla dili dönmez, kulağı işitmez, gözü görmez zavallı mukallid tasarlanan şekilde seyirciler önünde ölüme mahkûm ediliyor. İnsafsızca işlenen bir cinayet!..

İşin daha acı tarafı, ustaca oynanan bu oyunu gerçeklerin gerçeği kabul ederek hararetle terviç eden zamanımızın kahramanları ve Karamanları vardır. Bizde bir atasözüdür, söylenir: "Karaman'ın koyunu, sonra çıkar oyunu." Eninde sonunda oyun meydana çıkar ve çıktı işte.

İşte bu üslûpla ve bu maksatla hazırlanmış bir kitaba verilebilecek ilmî değeri muhterem okuyuculara bırakıyorum.

2- Yazarın şahsiyeti ve cemiyetçilik ahlâkı:

İlgililerce bilinen bir gerçektir ki, bu kitabın yazarı Muhammed Reşid El-Hüseynî (Rıza), Ş. Muhammed Abduh ve bunların muhibleri, Cemaleddîn Efgânî ekolüne bağlı şahsiyetlerdir ve onun izinde yürüdüklerini itiraf eden kimselerdir.

Cemaleddîn Efgânî, hayatında kendisine bir yön tayin edememiş, parlak sözlerle süslediği hayâl bayrağını açmış ve serap peşinde koşmuş, başarı kazanmak şöyle dursun, kambur üstüne kambur vurmuş bir kahramandır. Bir bakışta, bütün dünya Müslümanlarını bir araya getirmek gayreti ile ortaya çıkıyor. Bunda başarı sağlamak için de Batılı müsteşriklerden yardım diliyor.

Bir bakışta, Abdülhamid Han'a mehdilik payesi vermek istiyor ve onu en üstün bir mertebeye çıkarmak gayretindedir.

Bir bakışta, Abdülhamid Han'a cephe almış, ona saldırmaktadırlar. (El-Menar: c. VHI, s. 812).

Bir bakışta ümmetçiliği terk edip Türkçülük cereyanının öncüleri arasına girmişlerdir. (El-Menar: c. VlII, s. 812).

Bir bakışta da, bunları mason localarına bağlı biraderler arasında görüyoruz. Bu ne büyük zekâ ve deha!.. Maskeleri düştüğü halde bunları maskelemek isteyenlerin zekâsı ise çok daha büyük değil mi Fedakâr ve vefakâr dost işte böyle olur...