Yazar, sosyal medya ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla toplumun yalan, gıybet ve iftira gibi kötülüklere daha açık hale geldiğini ve bu insafsızlık hastalığının eğitim ve nasihat değil adil yaptırımlarla çözülebileceğini ileri sürüyor. Toplumsal yozlaşmanın nedenini medya ve siyasilerin ayrıştırıcı dilinden tutun ABD'nin eğitim sistemi üzerindeki etkisine kadar geniş bir panoramada ortaya koyuyor. Ancak yazı, münafıklık ve insafsızlığın İslami açıdan tanıdığı sorunları devlet yaptırımlarıyla çözeceğinin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulamıyor; acaba bireysel ahlak ve toplumsal kültürü tümüyle değiştiremeyen yasalar, bu kadar derinleşmiş bir hastalığa gerçek çözüm olabilir mi?
Toplumun insafını kaybettiği günlerden geçiyoruz. Azıcık dünya menfaati için her türlü kötülüğü yapacak nitelikte insan yığınlarının düne göre bugün daha da arttığını görmek; genelde bütün dünyanın, özelde ülkemizin içine düştüğü bu cinnet halinin her geçen gün daha dönülmez bir noktaya vardığını görmek, insanımızın ve insanlığın geleceğine yönelik kaygılarımızı derinleştirmektedir.
Toplumu inşa ve ihya etmek için gerekli olan ne varsa kontrolsüz şekilde sürekli yozlaştırılmaktadır. Sosyal medyanın ve teknolojinin gelişmesi inşa ve ihya sürecine katkı sağlayacağına tam aksine toplumsal yozlaşmayı daha da artırmaktadır.
Eskiden toplumsal ayrıştırma "gazete, dergi, radyo ve televizyon" vasıtasıyla belirli kişi ve mecralar tarafından yapılabilirken geldiğimiz noktada blogların, Facebook, Twitter, Instagram, Linkedin gibi sosyal medya alanlarının ve YouTube, Dailymotion gibi video mecralarının yaygınlaşmasıyla ayrıştırma kültürü toplumun tüm katmanlarına yayılmış, bu cürümler çocuktan gence, yetişkine yaşlıya kadar kesim tarafından yapılır hale gelmiştir. Çünkü toplumun ekser kısmı yalan yanlış her türlü bilgiye ulaşma ve bu bilgileri başkalarına ulaştırma imkânına kavuşmuştur. Bu da bilginin güvenilirliğini azaltmış, aynı zamanda insanlardaki insaf duygusunu da zedelemiştir. Zira insanlar, yüz yüze söyleyemediği kötü sözleri klavye arkasına saklanarak rahatlıkla söyleyebilmektedir. Bu da insanlığın bir nevi makineleşmesidir.
Günümüzde "yalan, gıybet (dedikodu), kötü zan, söz taşıma ve iftira" gibi İslâm dininin men ettiği kötülükler, kitle iletişim araçlarının artmasıyla daha da yaygın hale gelmiştir. Allah-u Teâlâ, bizi bu konuda uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size haber getirirse onu tahkik edin (araştırın). (Yoksa) bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman kimseler olursunuz" (Hucurat Sûresi, 6). Başka bir ayette, "Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü göz, kulak ve kalp sorumludur, mutlaka hesaba çekilecektir" (İsra Sûresi, 36) buyrulmaktadır. Resulûllah Aleyhisselâtu Vesselâm da, "Kişiye, yalan olarak, her duyduğunu anlatması yeter" (Sahih-i Müslim, Mukaddime) buyurmaktadır.
İnsanlar, değişik vesilelerle kendisine ulaşan haber hakkında kesin hüküm vermeden, onu başkalarına olduğu gibi aktarmadan önce, haberi iyice araştırmalı, başka kanallardan da teyid etmelidir. Yani zan üzere hareket etmemelidir. Gerçek olmayan photoshoplu resim ve yazıları alıntılayarak başkalarına ulaştıranlar, sosyal medyadaki "parody hesapları" gerçek zannederek ya da kasten yayanlar zanla hareket etmiş, Müslüman kardeşinin hakkına girmiş, yalana ortak olmuş, yalanı yaymış, iftiraya yataklık yapmış olur. Bilmemek insanı sorumluluktan kurtarmaz. Zira yukarıda bahsettiğimiz ayette, "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onu tahkik edin (araştırın)..." buyurulmaktadır.
Kendisine ulaşan bilgiyi teyit etmeden yayanlar olduğu gibi bile isteye dedikodu ve iftiraya başvuran kişiler bugün düne oranla hayli artmıştır. Dedikodu ve iftiranın yanı sıra toplumdaki en büyük hastalıklardan birisi de yalan söylemektir. Yalan, İslam'ın yasakladığı büyük günahlardandır. Allah-ü Teâlâ, "Şüphesiz Allah, haddi aşan yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez" (Mümin, 28) buyurmaktadır. Yalan söylemek münafıklık alametlerindendir.
Toplumsal yapımızın giderek yozlaşmasının tek âmili medya ve sosyal medya araçları değil elbette. Siyasetçilerin kullandığı nefret dilinin de tepeden aşağıya doğru toplumun tüm katmanlarını etkilediğini de görmek gerekir. Siyasetteki ayrıştırıcı, ötekileştirici hatta kutuplaştırıcı dil, belirli bir süre sonra toplum tarafından da benimsenmeye başlamaktadır.
Televizyon dizileri, sinema filmleri, haber programları da toplumsal yozlaşmayı körüklemekte, toplumsal polarizasyon her geçen gün artmaktadır.

4