Yerebatan Sarayı

Bin beş yüz yılı aşan geçmişiyle İstanbul'un en görkemli yapılarından biri olan Yerebatan Sarayı, yalnızca mimari bir anıt değil, yüzyılların birikimini günümüze taşıyan eşsiz bir kültür mirasıdır. Bu mirası tanımak, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur...

İmparator I. Justinianus döneminde (527-565), Ayasofya Camii'nin hemen karşısında, "Basilika Stoa" denilen, etrafı revaklarla çevrili meydanın bir kenarına şehrin su ihtiyacının karşılanmasında önemli rol oynayan büyük bir sarnıç yapılır. Muhtemelen 542 yılından sonra inşa edilen bu sarnıç hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.

Basilika Stoa ve çevresindeki yapılar

Bu alanda bulunduğu düşünülen "Tetrastoon / Dörtlü Portiko"nun kesin konumu bilinmemektedir. Bölgede eski dönemlerde inşa edilmiş bir bazilika ile kütüphane bulunmakta olup, 425 yılında Capitol'e taşınan üniversitenin bu yapılarda faaliyet gösterdiği düşünülmektedir. 440 yılında yayımlanan bir genelge ile buradaki yapılara resim asılması ve bazilikada satış yapılması yasaklanır. Ancak bazilikada kitap satıcıları faaliyet göstermeye devam eder.

Sarnıcın üzerinde gelişen mahalle

Muhtemelen "Nika İsyanı" sırasında (532) büyük ölçüde tahrip olan bölgede inşa edilen sarnıcın üzeri taşla döşendikten sonra evlerin yapılmaya başlandığı ileri sürülmektedir. İstanbul'un fethinden sonra da bölgede yapılaşma devam eder. Bölgenin giderek konutlarla dolması üzerine Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) Şatırcıbaşı Mehmed Ağa tarafından Üskübiye Mescidi inşa edilir. Zaman içinde sarnıcın üzerinde büyük bir mahalle oluşur. Evliya Çelebi, Rumeli'den getirilen Üsküp halkının burada oluşan Üsküplü Mahallesi'ne yerleştirildiğini söylemektedir.

Clavijo'nun İstanbul izlenimleri

1403 yılında İstanbul'da bulunan Ruy Gonzalez de Clavijo hatıratında, "İstanbul'da gayet güzel bir su mahzeni vardır. Buna Mehmed mahzeni denilmektedir. Mahzen harç ile yapılmış ve tavanı direklere dayanmıştır. Burası mühim miktarda su alır, icabında bu su birçok insanı idare eder" sözleriyle bir sarnıçtan bahseder. Ancak bu sarnıcın Yerebatan mı, yoksa Binbirdirek mi olduğu anlaşılamamaktadır.

Sarnıcın yeniden keşfi

Petrus Gyllius, Yerebatan Sarayı'ndan "Basilica Sarnıcı" adıyla söz eder: "Sarnıç, ihmal sonucu unutulmuşken, bir yabancı olan benim sabırlı araştırmamla bulunup çok kişinin bilgisine sunuldu. Üstüne yapılan evler sarnıcın varlığını saklamıştı. Bu evlerde oturan bazı kimselerin, her gün kuyulardan su çekip kullanmalarına karşın, evlerinin altındaki sarnıçtan haberleri olmadığını anladım. Bu sarnıca inişi olan bir eve rastladığımda merdivenlerden indim, evin sahibiyle meşalelerle kürek çekerek bir bölümü suya batmış olan bir sütunlar ormanında gezindik."

Gyllius'un gözlemleri ve sarnıcın mimari özellikleri

Gyllius, kendisi her tarafa dikkatli gözlerle bakarken ev sahibinin üç çatallı zıpkınla balık avladığından söz eder. Sarnıcın uzunluğunun üç yüz otuz altı ayak, genişliğinin yüz seksen iki ayak olduğunu belirtir. Tonoz örtülü tavan, aralarında on iki ayak uzaklık bulunan üç yüz otuz altı sütunla taşınmaktadır. Sütunlar boyuna on iki, enine yirmi sekiz sıra hâlinde dizilmiştir. Sütun başlıklarının bir bölümü Korint üslubunda, bir bölümü ise işlenmemiş hâldedir. Sarnıca açılan çok sayıda kuyu bulunduğunu tespit eder. "Sarnıç kışın suyolundan gelen suyla dolar; bir kış ortasında sarnıca büyük bir borudan gürültüyle su geldiğini gördüm; suyun gürültüsü, sarnıç sütun başlıklarının ortasına kadar suyla dolmadıkça kesilmiyordu."

Daha sonraki dönemlerde Yerebatan Sarnıcı'nı gezenler, yapıya bu kadar ilgi göstermez ve bazı tespitler dışında ayrıntılı bilgi vermezler. Semavi Eyice, "Yerebatan Sarayı denilen sarnıcın tam ölçüleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında alınabilmiştir. İstanbul'a kadar gelebilen bir Alman denizaltısının katlanabilir botu, buraya getirilerek arkeolog Eckhard Unger tarafından etraflı bir inceleme yapılabilmiştir" demektedir.

Sütunlar, tonozlar ve yapısal müdahaleler

Yerebatan Sarayı olarak adlandırılan sarnıç, içten 138 x 64,6 metre boyutlarındadır. Yirmi sekiz sıra hâlinde dizilmiş, her sırada on iki adet bulunan sütunlar, tuğla kemerleri ve üzerlerinde yer alan tonozları taşımaktadır. Toplam 336 sütundan kuzey bölümünde bulunan sekizinin çevresi örülerek sağlamlaştırılmıştır. Günümüzde Üskübiye Camii'nin altında kalan alanda yaklaşık otuz yedi sütunun, etraflarını çevreleyen dolgu duvarlarının içinde kaldığı görülmektedir. Söz konusu çökmenin ardından çevresinin duvarla emniyete alınmasının, Gyllius'un açıklamaları göz önüne alındığında, XVI. yüzyılın ortalarından sonraki bir dönemde gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Sarnıcın duvarlarının üç ila beş santimetre kalınlığında, bir dönem "Lökün" denilen su geçirmez harçla sıvandığı tespit edilmiştir.

Gizemli Medusa

1980'li yıllarda yapılan onarım sırasında, daha önce suyun altında kaldığı için fark edilmeyen ilginç buluntulara rastlanmıştır. Sarnıcın güneybatı köşesindeki dolgu alanında bulunan sütunların kısa kalan gövdelerini yükseltmek amacıyla, altlarına kaide olarak bir anıtın parçalarının yerleştirildiği tespit edilmiştir. Dev boyutlu Medusa başının, Antik Çağ'da İstanbul'u süsleyen bir anıtın parçası olduğu düşünülmektedir.