Mahalle, bir zamanlar yalnızca yaşanılan bir yer değil; birlikte yaşamanın kurallarını belirleyen, güvenliği sağlayan ve toplumsal ilişkileri şekillendiren bir dünyaydı. Bugün bu dünyanın izleri silinirken yerine geçen yeni yaşam biçimlerinin neyi koruyup neyi kaybettiğini yeniden düşünmek gerekiyor...
"Mahalle" sözcüğü, "İnilip konulacak yer" anlamına gelen "Mahal" sözcüğünden türetilmiş Türkçe bir kelimedir. Şehir, kasaba ve büyük köyleri çeşitli isimlerle birbirinden ayıran; idari yönden muhtarlığa bağlı bölümlerin her biri için kullanılan bir terimdir.
Günümüzde bu şekilde uygulanan idari teşkilatlanmanın geçmişi 1829 yılına kadar uzanır. 18 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeriliğin kaldırılmasını takiben, yerleşim birimlerindeki güvenliği sağlamak ve devletin uygulamaya koyduğu kararları halka iletmek amacıyla muhtarlık teşkilatı kurulmuştur. Bu tarihten önce mahallenin ihtiyaçları büyük ölçüde mahalle imamları tarafından yerine getirilmekteydi.
Osmanlı şehrinde mahalle ve imamlık kurumu
Osmanlı şehir örgütlenmesi içinde mahallenin özel konumu, mahalle imamlığını önemli bir vazife olarak öne çıkarır. Mahalle, merkezde yer alan ve çoğunlukla bir mescit etrafında gelişen bir yapıdır; mescide daha sonraki dönemlerde minber ilavesiyle mahalle camileri ortaya çıkar. Eski İstanbul'da her mahallenin bir mescit çevresinde teşekkül ettiği görülmektedir. Bir mahallede birden fazla mescit veya cami bulunabildiğinden, mescitlerin sayısı mahalle sayısını aşabilirdi. Bu tür fazla mescit ve camiler "Mahallesiz" kaydıyla belirtilmektedir. Nitekim XVI. yüzyılda Edirne'de 134 mahalleye karşılık 168 mescit ve cami bulunmaktadır. Mahalle imamlarının vazifeleri çeşitlilik arz eder. Tanzimat dönemine kadar mahalle imamı, devleti temsil eden ve mahallenin önde gelen sorumlusudur. Vazifelerinin ifası sırasında kadılar tarafından teftiş edilir; mahalle sakinlerinin şikâyetleri görevden alınmalarına, hatta cezalandırılmalarına sebep olabilirdi.
Mahallenin düzeninin sağlanması, güvenliğin temini, içki içilen yerlerin tespiti, ahlaki açıdan sakıncalı görülen kişilerin belirlenerek mahalleden uzaklaştırılması ile mahalle halkının İslami âdâb içinde yaşaması ve dinî vecibelerini yerine getirmesi imamlar tarafından denetlenirdi. Bunun yanı sıra her imam, mahallesindeki hane sayısını, bu hanelerde kimlerin yaşadığını, mahalleye gelen yabancıları ve yeni taşınanları tespit edip, kaydetmekle görevliydi. Ölüm ve defin işlemleri, doğum kayıtları ve nikâh akdi gibi işlemler de imamlar tarafından yürütülürdü. Belediye hizmetleri kapsamında mahallenin temizliği, yangına karşı evlerdeki ocakların söndürülmesi ve bacaların bakımı gibi işler de imamın görevleri arasındaydı. Mahalle imamları, resmî soruşturmalar ile hazırlanan resmî belgelerde imza ve mühür sahibi kişiler arasındadır. Tanzimat öncesinde imamların vazifelerinin yalnızca dinî işlerle sınırlı olmadığı; aksine mahallenin yönetimine ilişkin görevlerin daha ağırlıklı olduğu anlaşılmaktadır.
Merkezîleşme süreci ve mahallenin zayıflaması
3 Kasım 1839 tarihinde Reşid Paşa'nın ilan ettiği "Gülhane Fermanı" sonrasında devlet, daha önce mahalle ölçeğinde imamlar tarafından ifa edilen bu görevleri merkezi idarenin bir uzantısı hâline getirmek amacıyla hukuki, kültürel, siyasal ve sosyal değişimlere cevap verecek şekilde yeniden düzenleme çabasına girer. Gerek hukuki ve siyasal düzende gerekse özellikle yangın bölgelerinin birbirini dik kesen sokaklar hâlinde yeniden düzenlenmesi düşüncesi, mahallelerin bölünmesine ve birbirine karışmasına yol açar. 18 Haziran 1826 tarihinden itibaren ortaya çıkan belirsizlik, ilk kez 1864 yılında yürürlüğe giren bir düzenleme ile yasal çerçevede netleştirilmeye çalışılır. 1876 yılında yürürlüğe giren "İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi" ile muhtarın görevleri daha ayrıntılı ve net bir şekilde tanımlanır.
1913 tarihli "İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu" ile mahalle muhtarları ve idare heyetleri kaldırılır; ancak bu yapılar 1933 yılına kadar fiilen varlıklarını sürdürür. Bu aradaki boşluk, mahalle anlayışını büyük ölçüde zayıflatır. Diğer taraftan yerleşim alanlarının yenilenmesi ve büyümesi hızla devam etmektedir. Bundan böyle yeni yapılaşma belediyelerin iznine tâbidir. Geleneksel komşuluk münasebetlerinin yerini giderek merkezi idarenin hazırladığı imar planları alır. Komşuluk ilişkileri içinde yapılması mümkün olmayan bazı yapıların kanunen yapılabilir hâle gelmesi mahalle anlayışının büyük ölçüde zedelenmesine yol açar.
Modern planlama anlayışının ilk izleri
İstanbul örneği göz önüne alındığında, Helmuth von Moltke'nin 1839 yılında İstanbul'un ulaşım problemini çözmek amacıyla önerdiği plan dikkat çekicidir. Ayasofya Camii önünden başlayan geniş bir yol, Beyazıt Meydanı'nda ikiye ayrılır; bir kol Topkapı'ya doğru düz devam ederken, diğer kol Fatih'e doğru uzanır. Fatih'te yeniden ikiye ayrılan bu yolun bir bölümü Edirnekapı'ya, diğer bölümü ise Eğrikapı'ya doğru devam eder. Suriçi'nde, Haliç kıyısında Eminönü'nden başlayıp Eyüp'e kadar uzanan; Marmara Denizi sahilinde ise Kadırga'dan başlayıp Yedikule'ye doğru ilerleyen bir başka yol daha önerilmektedir. Uzun yıllar boyunca unutulan bu öneri, ne yazık ki 1960'lı yılların sonlarına doğru uygulanmış ve Suriçi yerleşmesi büyük ölçüde tahrip olmuştur.
Yangınlar, planlama ve kentsel dönüşüm
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Suriçi bölgesinde, büyük yangınlar sonrasında ortaya çıkan boşluklar yeni bir anlayışla iskâna açılır. Bundan böyle mümkün olduğunca çıkmaz sokak oluşumuna izin verilmez. Cadde ve sokakların birbirini dik kestiği, genellikle "Hippodamos planı" olarak adlandırılan ızgara benzeri bir yerleşim düzeni tercih edilir. Bu radikal yaklaşım, şehrin yerleşim düzeni ile mahalle anlayışının büyük ölçüde değişmesine yol açar.
Batı planlaması ve yerel coğrafya çelişkisi
Örneğin, Atikali ve Altımermer mahallelerinin 1880 ile 1960 yıllarındaki yerleşim düzenleri arasında belirgin bir anlayış farkı olduğu görülmektedir. Yerleşim düzenindeki bu radikal değişiklik, mahalle anlayışını zedeleyen en önemli faktörlerden biridir. Tek ve en fazla üç kattan oluşan geleneksel yapı anlayışı zamanla yerini çok katlı apartmanlara bırakmaya başlar. Diğer yandan, Moltke'nin önerisi dâhil olmak üzere hemen hemen tüm imar planları, çok sayıda tepe ve vadiden oluşan Suriçi'nin topoğrafik yapısını büyük ölçüde göz ardı eden düzenlemelerdir.
Batı şehirlerinin büyük bir bölümü düz arazilerde kuruludur; bu nedenle düz çizgi hâlinde yollar yapmak mümkündür. Hâlbuki geleneksel yerleşim alanlarımız, yamaçlarda, tepe ile vadi arasındaki bölgelerde, tabiata uyumlu ve tarım alanlarını koruyacak biçimde gelişmiştir. Genellikle düz araziler için geliştirilmiş plan anlayışının mevcut dokuya uygulanması, pek çok sakıncayı beraberinde getirmiş; bu yaklaşım, gelişen ve yeni iskân alanlarına ihtiyaç duyan şehirlerimizin ovalarda ve tarım alanlarında büyümesine yol açmıştır. Şehir yerleşimlerinde meydana gelen bu radikal değişim, önce komşuluk ilişkilerini zedelemiş, ardından mahalle anlayışının ortadan kalkmasına neden olmuştur.

3