Şikâyet etmek kolay, çözüm önermek içinse bilgi gerekir
Türkiye hızla değişiyor. Bu hızlı değişim çoğumuzu korkutuyor, bazılarımızı ise tedirgin ediyor. Ancak unutmamak gerekir ki insanlığın varoluşundan beri "Değişmeyen tek şey değişim." Hızla pek çok bilinmez gündeme geliyor: Kentsel dönüşüm, deprem riski, orman yangınları, sel felaketleri... Sanırım birbirimizi korkutmaktan müthiş hoşlanıyoruz. Bütün bunlar olursa sanki yaşamımız alt üst olacak; her şeyimizi kaybedip hayata yeniden başlamamız gerekecekmiş gibi bir korku, ruh sağlığımızı tehdit ediyor.
Hâlbuki bütün bu sözünü ettiğimiz değişimi farklı zamanlarda farklı isimler altında yaşadık. Hemen hemen benzer tartışmaları 15 Temmuz Şehitler Köprüsü / Boğaziçi Köprüsü için de yaşadığımızı anımsıyorum. Bir grup insan, dönemin Güzel Sanatlar Akademisi'nin bir hocasının öncülüğünde Zap Nehri'ne köprü yapmak üzere Hakkari'ye gitmişti. Sloganları, "İstanbul'a değil, öncelikle Zap'a köprü lazım!"dı. Bütün bu tartışmalar arasında köprü yapıldı ve neredeyse yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası hâline geldi. Şimdi bakım için bir süre kapatılırsa, "Ne yaparız" diye korkuyoruz.
Gecekondulardan sitelere
Bir dönem şehrin hemen her noktasında hızla yapılan gecekondulardan korkar hâle gelmiştik. Hemen her entelektüel konuşma, "İstanbul büyük bir köy oldu!" diye başlıyordu. Sosyologlar, şehirciler, mimarlar… Hemen herkes bu durumdan şikâyetçiydi. Aradan bir süre geçti ve şimdi bu alanların düzenli, çağdaş ve yaşanabilir alanlar hâline getirilme çabalarından korkuyoruz. Yirmi otuz yıl önce, "Güzelim şehrimizi çirkinleştiriyor, onu kocaman bir köy hâline getiriyor!" diyerek şikâyet ettiğimiz gecekondu mahallelerini, bugün "Kentsel dönüşüm güzelim mahalle kültürümüzü yok ediyor, sosyal yaşam bozuluyor, siteler komşuluk ilişkilerini yok ediyor!" sözleriyle eleştiriyoruz.
Kısa bir dönem önce, "Kendi içlerinde, köy de yaşar gibi yaşıyorlar, şehir yaşantısına ayak uydurmuyorlar!" diyerek suçladığımız insanları, bugün "Siteler yapıyorlar, kendi gettolarını kuruyorlar!" diye aşağılamaya çalışıyoruz.
Ülkemizin nüfusu arttıkça, kişi başına düşen millî gelir yükseldikçe, giderek küreselleşen dünya içinde yer almaya başladıkça, tüketim toplumu olmanın sıkıntılarını yaşamaya başladık.
Şehrin kaosu ve çekiciliği
Elbette bu büyüklükte ki şehirlerimizde tabiatın yarattığı kısa süreli sıkıntılar olacaktır, zaman zaman elektrikler kesilecek, su yetmez olacak, sık sık trafik sorunları yaşayacağız. Tüm bunlardan şikâyet eden insanlarımızı, hemen şehrin çeperinde yer alan ve daha kolay yaşam imkânı sunan Şile, Silivri veya Çatalca gibi ilçelerde yaşamaya davet etsek, hemen hiç kimsenin bu rahat yaşamı tercih edeceğini ve oralarda yaşamaktan mutlu olacağını düşünmüyorum. Belki az sayıda insan bu kaostan kaçmak isteyebilir; ama büyük bir çoğunluk tüm sıkıntılarına rağmen İstanbul'da yaşamaya devam edecektir. Çünkü burası çok cazip bir şehirdir. Sanırım herkesten ve her şeyden şikâyet etmek, olumsuzlukları abartarak dile getirmek bizim kültürümüzün bir özelliği.
Olumsuzlukları abartma
Tüm dünyada gelişmekte olan ülkelerde, şehir sakinleri benzer sıkıntıları yaşıyor. Olumsuzlukları çok fazla abartma gibi bir huyumuz var. Sanki kendi kendimize eziyet etmekten mutlu oluyoruz. Hâlbuki değişim bize çok daha iyi ve zengin bir hayat sunuyor. Eskinin tozlu, çamurlu, yer yer delik deşik yolları yerine artık daha düzenli yollarımız var. İstanbul'un topoğrafyası ve coğrafi konumu her zaman ulaşımı güçleştirmiştir. Ama on yıl öncesine nazaran ulaşım daha rahat, toplu taşıma araçları ve alternatif ulaşım seçenekleri daha çok. Metro, metrobüs, hızlı tramvay, deniz otobüsleri, gibi çok değil yirmi, otuz yıl önce hayatımıza giren ulaşım araçlarını artık yetersiz bulup, daha kolay ulaşım imkânı talep ediyoruz. Yüzyılı aşkın süre önce yapmayı düşündüğümüz Boğaz metro geçişini bugün alabildiğine kullanıyoruz.