Ahmed Cevdet Paşa'nın "Ma'rûzât" adlı eseri, Osmanlı Devleti'nin Tanzimat dönemindeki siyasi çekişmelerini, devlet yönetimindeki aksaklıkları ve dönemin önde gelen devlet adamlarını çarpıcı örneklerle gözler önüne seriyor. Geçmişin başarı ve hatalarından ders çıkarabilmek için tarihî kaynakların yalnızca Latin harflerine aktarılmasının değil, günümüz insanının anlayabileceği bir dille topluma kazandırılmasının önemini bir kez daha hatırlatıyor...
Muhtemelen Ahmed Cevdet Paşa'nın vak'a-nüvist Ahmed Lûtfî Efendi'ye gönderdiği notlardan haberdar olan Sultan II. Abdülhamid (1876-1909), kendisinden 1839-1876 yılları arasındaki tarihî ve siyasi olayları özetleyen notlar hazırlamasını ister. Cevdet Paşa tarafından hazırlanan ve padişaha sunulan, resmî rapor (arz) niteliğindeki bu notlar "Ma'rûzât" adıyla bilinmektedir.
Yazma nüshaları ve günümüze ulaşan bölümleri
Birbirinden bağımsız beş cüz (bölüm) hâlindeki bu notlar, uzun süre Sultan II. Abdülhamid'in özel evrakı arasında kalır. Sultanın tahttan indirilmesinden sonra Yıldız Sarayı arşivinde bulunan bu belgelerin birinci bölümü kayıptır. İkinci ve beşinci bölümler arasında ise iki eksik takım mevcuttur. Sultan II. Abdülhamid'e takdim edilen takımın üçüncü ve dördüncü bölümlerine ait defterler, Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde bulunmakta olup üzerlerinde Cevdet Paşa'nın el yazısıyla yaptığı düzeltmeler yer almaktadır.
Cevdet Paşa'nın kendi gözlemlerinin yanı sıra çeşitli dedikodulara, şahsi kanaatlere ve hatıralara yer verdiği bu yazılar, bir bakıma "Tezâkir-i Cevdet"i tamamlayan açıklamalar olarak kabul edilmektedir.
Her ne kadar Cevdet Paşa'nın notlarını esas aldığımız için yazımızın başlığını "Ma'rûzât" olarak yazdıksa da Türk Dil Kurumu sözlüğünde artık bu kelime "Maruzat" biçiminde yazılmaktadır. Arapça kökenli "Maruzat" kelimesi, "Makam veya yaş bakımından büyük birine sunulan bilgi veya dilek" anlamına gelmektedir. Bir sorunu resmî ve saygılı bir biçimde açıklamak ya da bir ricada bulunmak amacıyla kullanılır. Örneğin, bir dönem "Beyefendi, bir maruzatım olacak" sözlerini sık sık duyduğumu hatırlarım.
Tercüme Odası ve Osmanlı hariciyesinde değişim
Ma'rûzât'ın ikinci bölümü "Tekmile" başlığını taşır. Arapça kökenli tekmile sözcüğü; "Eksiksiz bütün, tamamlama ve bütünleme" anlamlarında kullanılmaktadır. Cevdet Paşa, "Reşid Paşa devlete pek çok insan yetiştirdi. Âli Paşa ise, insan yetiştirmek şöyle dursun, yetişecek insanların yollarını kesiyor diye toplum içinde bir kanaat oluştu" demektedir. Bir dönem devletin dışişleri Fenerli Rum beylerinin elindeyken Sultan II. Mahmud (1808-1839), Rum tercümanların çalıştırılmasına mâni olur ve Bâbıâli'de kurduğu "Tercüme Odası"nda Müslüman tercümanlar yetiştirilmesini sağlar. Cevdet Paşa'nın çalıştığı dönemde Dışişlerinin memurları ve yöneticileri tümüyle Müslümanlardan oluşmakta olup hiçbir Hristiyan memur bulunmamaktadır.
Koca Mustafa Reşid Paşa, Sultan II. Mahmud döneminde benimsenen usulü muhafaza eder. Ancak onun yerine geçen Âli Paşa gayrimüslimlere itibar ederek "Tercüme Odası"nı gayrimüslimlerle doldurur. Cevdet Paşa'ya göre bunun sebebi, Âli Paşa'nın dışişlerine aşina Müslümanların yetişmesi hâlinde kendisine rakip olacaklarından duyduğu korkudur. (s. 1-3)
Osmanlı yönetiminde liyakat ve kurumsal çözülme
Benzer bir değerlendirmeyi devrin önde gelen bir diğer devlet adamı olan Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa için de yapar. "Fuad Paşa, o derecede kayıtsızdı ki hiçbir şeyi dert etmezdi. Bunun sebebinin bir kısmı ailesinin yaşamı, bir diğer kısmı ise kalp hastalığıdır. Kendisi doktor olup bu hastalığın en önemli ilacının her türlü kaygıdan uzak yaşamak olduğunu bilir, hiçbir şeye üzülmezdi."
"Bir dönem askeriyye, ilmiyye ve kalemiyye mensupları liyakat ve bilgileriyle devleti idare etmelerine karşılık, zaman içinde kanunlar ve devlet yönetimi çöküp, her şey çığırından çıktığı için Yeniçeriler laf dinlemez, isyan çıkartmaktan çekinmez hâle geldiler. Bu nedenle Sultan Mahmud eski askerî düzeni ortadan kaldırarak yeni bir ordu oluşturdu. Bu dönemde kalemiyye sınıfı içinden Reşid Paşa yetişti. O da Âli ve Fuad Paşa gibi insanlar yetiştirdi. İlmiyye sınıfına mensup üst düzey insanların çoğu cahil iseler de içlerinde Ârif Hikmet Bey, Rüşdi Molla ve Ârif Efendi gibi konularına hâkim insanlar olup, ilmiyye sınıfının şeref ve meziyetlerini muhafaza etmekteydiler.
Onlar vefat edince yerleri boş kaldı ve ilmiyye sınıfına mensup konularına hâkim insanlar parmakla gösterilir oldular. Bu sebeple ilmiyye sınıfı eski şan ve şerefinden haylice kayıp etti."
Fethiye Kalyonu'nun denize indirilişi
Bu sözlerden sonra Cevdet Paşa bir fıkra aktarır.
1273 yılı Cumâdelâhiresinin on altıncı günü (11 Şubat 1857), yapımı tamamlanan Fethiye Kalyonu denize indirilecektir. Bu nedenle törene katılacak yöneticiler davet edilir. Davetliler tören alanında toplanırken kızaktaki kalyon kendiliğinden hareket ederek desteklerini kırar ve denize iner. Bu sırada kızakta meydana gelen çökmeler ve kırılmalar nedeniyle bazı kişiler yaralanır, birkaç kişi de hayatını kaybeder.
Tören alanında bulunan İstanbul Kadısı, Fethiye Kalyonu'nun kendi kendine hareket etmesine bir anlam veremeyerek gemiyi denize meleklerin indirdiğini düşünür ve bu düşüncesini çevresindeki birkaç kişiye aktarır.Tören alanında bulunan üst düzey yöneticilerden biri bu sözleri duyunca "Evet bu kalyonu meleklerin indirmiş olması muhtemeldir. Lâkin işin içine şeytan da karışmış olmalı ki birkaç kişinin ölümüne neden oldu" der.
Cevdet Paşa, ilmiye sınıfı yöneticilerinin çoğunun böyle gülünç sözler söyleyerek çeşitli ortamlarda cahilliklerini ortaya koyduklarını, bunun da ilmiye sınıfının şan ve itibarını zedelediğini belirtmektedir. Sanırım içinde yaşadığımız günlerde de her ne kadar artık ilmiye sınıfından söz etmiyorsak da kerameti kendinden menkul bazı kişilerden zaman zaman bu sözlere benzer, akla hayale gelmeyecek açıklamalar ve örnekler duymaktayız.
Sultan Abdülmecid döneminde borçlanma ve maliye politikasıSultan Abdülmecid (1839-1861), tahta çıktığı tarihten itibaren istikrazdan (borçlanma, ödünç para alma) kaçınır ve maliyenin dengesini korumaya özel önem verir. Ancak bir süre sonra padişah da borçlanma rüzgârına kapılır.
"İstikraz yapılmaması için çok çalıştım. Lâkin şartlar bizi istikraza mecbur etti. Bu borcun ödenmesi ancak gelirin artmasıyla olur. Bu ancak imar faaliyetleriyle mümkün olur. Bizde her devlette olduğu gibi müesseseler kurarak demiryolları yapmalıyız. Bu gibi müesseselerin kurulmasına izin vermeliyiz. Garlar da yapılmalı, fakat gelir arttı diye masrafı da artırmamalı, bu yolda bir gelecek olmaz, batak yoldur. Beşiktaş Sarayı çok gösterişli oldu, daha sade olabilirdi." (s. 7)

11