Kuzguncuk'ta bir ev vardı

Aralanan bir perdenin ardından görünen kalemişi bezemeler, Kuzguncuk'taki mütevazı bir ahşap evin bilinmeyen hikâyesini ortaya çıkardı. Rölövelerini yaptırdığım, fotoğraflarını çektirdiğim bu eşsiz yapı ne yazık ki korunamadı; geriye yalnızca hakkında yapılan yayın ve benim hafızamdaki hatırası kaldı...

"Kuzguncuk'tur adı bu büyük köyün

Değişip geldi 'Kosinitza'dan

Ayi Pandeleimon adlı kilise

Oturma yeridir Metropolit'in."

G. V. İnciciyan

Zaman zaman önünden geçtiğim bir evin perdeleri her zaman kapalı olduğundan, pencerelerinden içeriyi görmek mümkün değildi. Zaten Kuzguncuk'un gençleri olarak başımızı kaldırıp aralık pencerelerden evlerin içlerini görmeye çalışmak da bizim yapacağımız iş değildi. Tüm yaşantımız boyunca özel yaşama ve onun meraklı gözlerden saklanmasına saygılı olmayı öğreten bir terbiye içinde büyüdük. Lakin pencerelerin açık olduğu bir yaz günü, evin önünden geçerken hafif bir rüzgâr perdeleri araladı; bu hareket dikkatimi çekti, başımı kaldırdım ve inanılması güç bir kalemişi tavan bordürü gözüme çarptı.

Uzun bir süre bu evin içini görmeye çalıştım. Ev sahipleri izin vermedi; annem rica etti, olmadı; komşular ricacı oldular, yine "Mümkün değil" cevabını aldım. Sonunda, zannederim 1972 sonbaharında, sevgili hocam Prof. Dr. Nurhan Atasoy o tatlı diliyle devreye girdi, bu inadı kırdı ve evin bu bölümünün fotoğraflarını çekmeyi başardı. Bu fotoğraflar elime geçtikten sonra, o sırada görevli bulunduğum DGSA Mimarlık Bölümü öğrencilerine bu evi rölöve ödevi olarak verdim. Öğrenciler bir süre uğraştılar; iki üç sene sonra evin bir rölövesine de sahip olduk. Nasıl olduysa bu arada birkaç dakikalığına evin içini gezme fırsatım da oldu.

Yıllarca arşivimde kalan bu yapıya ait bilgileri "Nurhan Atasoy'a Armağan" kitabında bir makale olarak yayımladım. Bir kitabın sayfaları arasında kalan ve günümüzde yok olan bu yapıdan daha geniş bir okuyucu grubunun, elbette öncelikle de Kuzguncukluların haberi olsun istedim.

Eski kaynaklarda Kuzguncuk

Dionysios Byzantios, II. yüzyılın ortalarında yazdığı kitabında Kuzguncuk'tan söz etmez. Diskoi adıyla belirttiği Beylerbeyi yerleşmesinden sonra, Asya Metopon'u olarak adlandırdığı Üsküdar'dan bahseder. Oysa Kuzguncuk, iki tepe arasında uzanan geniş bir vadide, içinden derenin aktığı düz bir yerleşme alanına sahiptir.

XVI. yüzyıl ortalarındaki İstanbul hakkında en geniş bilgiye Petrus Gyllius'un anlatısından ulaşmaktayız. Petrus Gyllius "Khrysokeramos köyünden öyle oraya buraya geçiş yoktur" demektedir. Yakın geçmişe kadar Kuzguncuk'un ne Üsküdar ne de Beylerbeyi ile ulaşımını sağlayan bir sahil yolu yoktur. Kuzguncuk vadisinin her iki yanında yüksek tepeler yer almaktadır. Bu tepelerin Boğaz'a bakan yamaçları sahildeki yalıların bahçeleri olarak kullanıldığından, Üsküdar ve Beylerbeyi ile bağlantı ancak vadinin sonunda yer alan dik yollarla sağlanabilmekteydi.

Kuzguncuk sahili düz olup yoğun akıntıya maruzdur; bu nedenle liman olarak kullanılabilecek bir girintiye veya koya sahip değildir. Günümüzde büyük ilgi çeken bu yerleşme, çok değil, yüz yıl önce genellikle orta ve alt gelir gruplarının tercih ettiği küçük bir yerleşim alanıydı. O dönemde, günümüzde var olmayan üç bostanda bir miktar üretim yapılsa da bu ürünlerin şehre nakli oldukça zordu.XVII. yüzyılın ortalarına doğru Evliya Çelebi, "Seyahatnâmesi"nde Kuzguncuk'tan kısaca bahseder. "Fatih devrinde Kuzgun baba oturduğu için ismine Kuzguncuk derler. Bu da Üsküdar mevleviyetinde subaşılıktır. Hepsi (...) adet evlerdir."Kısa süre sonra bölgeyi anlatan Eremya Çelebi Kömürciyan ise Beylerbeyi'nden söz ettikten sonra Kuzguncuk için şöyle der: "Az daha ilerleyince Kuzguncuk Yahudi köyüne geliriz. Burada hepsi de denize nazır evlerde oturan Yahudiler, vadinin içinden geçmekte olan yoldan güneye doğru Üsküdar tepesine gider gelirler. Burada Rumlar da ikamet ederler."Yüz yılı aşkın süre sonra, XIX. yüzyılın başlarında, Kuzguncuk'ta Musevi ve Rumların yanı sıra Ermenilerin de yaşadığını öğrenmekteyiz. Bu tarihlerde Kuzguncuk'ta bir de imalathane bulunmaktadır. "Kayserili Serkis Kalfa tarafından yeni icad edilen nakışlı basmalara ait bir imalathane bu köyde kurulmuştur."

Yangınlar ve değişen yapı dokusu

Geçmiş dönemlerde Kuzguncuk'ta sık sık yangın çıktığına dair rivayetler bulunmaktadır. Örneğin Hagios Panteleimon Kilisesi'nin 1861 yangınında yok olduğu ileri sürülse de bunu doğrulayan güvenilir bir kaynağa rastlanmamıştır.

Kayıtlara geçmiş en büyük yangın 18 Haziran 1873 tarihinde meydana gelir. Bu yangında 591 yapının yandığı kayıtlıdır. Muhtemelen bu büyük yangından sonra ahşap yapılaşma azalmış ve kâgir yapılaşmaya ağırlık verilmiştir. İkinci büyük yangın ise 24 Mayıs 1911 tarihinde meydana gelir ve bu kez 68 yapı yanar.

Deniz ulaşımı ve Kuzguncuk'un gelişimi

1852 yılında Şirket-i Hayriyye'nin Anadolu Yakası'ndaki ilk vapur iskelesi Üsküdar'a yapılır. Kısa süre sonra Kuzguncuk'a da bir iskele yapılması gündeme gelir. 1865-1866 yıllarında bu köyde bir iskele olduğuna dair bazı anlatılar bulunmaktadır. Şirket-i Hayriyye'nin düzenli Boğaziçi seferlerinin başlaması Kuzguncuk'un da gelişmesine katkıda bulunur. Üsküdar'a kara yoluyla ulaşmanın güçlüğü göz önüne alındığında, deniz yoluyla şehre ulaşımın kolaylaşması ve yerleşmenin kozmopolit yapısı geçmişin bu küçük köyünün hızla gelişmesini sağlar.

Nakkaş Burnu ile Paşalimanı arasındaki sahil şeridi, Kuzguncuk İskelesi civarı hariç, büyük sahilhanelerle doludur. Benzer bir yapılanma Babanakkaş Sokağı boyunca da görülmektedir. Buna karşın vadi tabanında ve vadinin iki yamacında yer alan yapılar mütevazı boyutludur. 1876-77 tarihli Esâmi-i Mahallât kaydına göre Kuzguncuk, 203 haneli bir yerleşmedir.

Bozacı Sokağı'ndaki ev

İcadiye Caddesi'nin sonlarına doğru, caddenin bittiği noktadan Musevi meşatlığına doğru uzanan toprak yolun sağından Bozacı Sokağı başlardı. Bozacı Sokağı ile günümüz Bahçesaray Sokağı'nın kesiştiği köşede, alçak bir bodrum kat üzerinde iki katlı, muhtemelen 1873 yangınından etkilenmemiş küçük bir ahşap ev vardı (Üsküdar, Kuzguncuk Mahallesi, 555 ada, 4 parsel).Türk evi plan tipleri içinde "Dış Sofalı" olarak belirtilen bu yapı zamanla oldukça eskimiş, hatta neredeyse içinde yaşanılmaz bir hâle gelmişti. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen varlığını sürdürüyordu.

Evin geçmişine dair izler

Bu ev hakkında ulaşabildiğimiz en eski belge, 5 Kasım 1931 tarihli satış vesikasıdır. Bu vesikadaki bir nota göre, R. 25 Temmuz 1301 / 6 Ağustos 1885 tarihinde yapılan tespitte evde Yorgi kızı Eleni oturmaktadır. Bu evi Eleni'nin babası Yorgi mi yaptırmıştır, bilemiyoruz. Ancak üst kattaki iki odada bulunan nişler ve tavan çeperinde yer alan kalemişi süslemeler daha erken bir tarihe işaret etmektedir.