XIV. yüzyılın en büyük seyyahlarından İbn Battûta, Kuzey Afrika'dan Mekke'ye, Bağdat'tan Anadolu'ya, Kırım'dan Konstantinopolis'e uzanan yolculuğunda yalnız şehirleri değil, çağının insanını, inançlarını ve medeniyetlerinin iç yüzünü de kayda geçirir...
Berberi asıllı İbn Battûta, 24 Şubat 1304 tarihinde Fas'ın Tanca kentinde dünyaya gelir. Her ne kadar İbn Battûta olarak tanınsa da Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. İbrahim Levâtî Tancî gibi uzun bir ismi vardır. Kendi çağdaşları içinde yalnızca üç yazar ondan söz eder. Tanca'dan 14 Haziran 1325 tarihinde hac niyetiyle yola çıktığında henüz yirmi bir yaşındadır. Kuzey Afrika kıyılarını takip ederek İskenderiye'ye ulaşır. Burada tanıştığı Şeyh Burhâneddîn'in önerisiyle Hint, Sint ve Çin gibi ülkeleri görme hevesine kapılır. Bir süre sonra Kahire'yi ziyaret eder, ardından Nil boyunca seyahatine devam eder. Kahire'ye dönüşünden kısa süre sonra bu kez Gazze, Kudüs, Hama, Halep ve Şam'a gider. 19 Ağustos 1326 günü Şam'a gelen gezgin, burada yaklaşık yirmi gün kaldıktan sonra Medine'ye doğru yola çıkar. "Aydınlık Şehir" adını verdiği Medine'de bir süre kalır. Daha sonra hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke'ye doğru hareket eder. Medine'den beş mil uzaklıktaki Zü'l-Huleyfe denilen bölgede, dikişli elbiselerini çıkararak ihrama girdiğini anlatır.
Mekke ziyareti
Bir süre sonra içinde yer aldığı kervan Mekke'ye ulaşır. Mekke büyük bir şehirdir; etrafı dağlarla çevrili bir vadi içinde yer almakta olup binaları birbirine bitişiktir. "Mescit-i Haram / Kutlu Mescit", şehrin tam ortasında bulunmakta ve geniş bir alanı kaplamaktadır. İbn Battûta, gerek Kâbe gerek Hacer-i Esved gerek Makam-ı İbrahim gerekse Zemzem Kuyusu hakkında detaylı bilgiler verir. Tekrar Medine'ye dönen gezgin, bu kez Basra'ya doğru yola çıkar. Sırasıyla Basra, İsfahan, Kûfe'yi ziyaret ettikten sonra Bağdat'a ulaşır.
Bağdat
Bir dönem Bağdat, "Dâru's-Selâm" yani "Esenlik ve Barış Yurdu" adıyla anılır. "Burası çok eski bir şehirdir. Abbâsi hilâfetinin başşehri ve Kureyş kökenli imamların davet merkeziydi. Lâkin onların inşa ettiği her şey mahvolmuş, yalnız ismi kalmıştır. Zamanın vahşilerinin oraya kanlı kılıçlarını uzatmadan önceki hâline nispetle şimdi hiçbir eser kalmamış denilebilir. Dicle Nehri'nden başka dikkat çekici bir özelliği yok!"
Eski dönemlerde önemli bir ticaret merkezi olan Bağdat, II. Abbâsî Halifesi Mansur döneminde, 759 yılında başkent ilan edilir. Kısa süre içinde gelişerek bölgenin önde gelen merkezlerinden biri hâline gelir. Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'in 1055 yılında şehri fethetmesiyle Bağdat'ta Türk hâkimiyeti başlar. Şehrin yaşadığı en büyük yıkım, 1258 yılında İlhanlı hükümdarı Hülagû tarafından gerçekleştirilen yağma ve katliamdır. Bu felaket sonucunda Bağdat bütünüyle tahrip edilir; yıkılır ve yakılır. Yüzyıla yakın bir süre sonra şehri ziyaret eden İbn Battûta, bu yıkımın yol açtığı olumsuzlukların hâlâ devam ettiğinden bahseder.
Musul, Diyarbekir ve Afrika
Bağdat'tan yola çıkan İbn Battûta, bu kez Musul ve Diyarbekir'i ziyaret eder. Bu ziyaretlerin ardından Bağdat'a dönen gezgin, hac için yeniden Mekke'ye gider ve yaklaşık bir sene kaldığı bu şehirden sonra Sevâkin üzerinden Yemen'e doğru yola çıkar. Yemen'de bir süre kalan ve çevreyi dolaşan İbn Battûta, bu kez Afrika'nın doğu sahillerini ziyaret etmek üzere harekete geçer.
Deniz yoluyla ulaştığı, günümüz Cibuti yakınlarındaki Zeyla şehrinden Mogadişu, Mombassa ve Kilve'ye gider. Kilve'den geri dönen gezginin ilk durağı, günümüz Umman'ının Hâsik şehri olur. Umman'ın gerek Hint Okyanusu gerekse Hürmüz Boğazı kıyılarındaki hemen her şehrini dolaşır. Hürmüz yoluyla İran içlerini gezer. Bahreyn üzerinden Mekke'ye geri döner.
Yeniden yola çıkan gezgin, önce Cidde'ye, buradan bindiği tekneyle Kızıldeniz yoluyla Said şehrine ve devamında Gazze'ye ulaşır. Bir süre buralarda dolaştıktan sonra Lazkiye'ye geçer.
Anadolu ve Kıpçak ülkesi
İbn Battûta seyahatnamesinin, bizim için en ilginç bölümü, bundan sonra dolaştığı Anadolu ve Kıpçak ülkesidir. Anadolu'da karaya çıktığı ilk şehir, günümüz Alanya'sıdır. "Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken, burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halk burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ'nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denir: 'Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum'da!' Bu kelimeyle buranın halkı kast olunuyor."
"Anadolu'ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gidelim büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler."
Alanya'dan yola çıkan İbn Battûta, önce Antalya'yı ziyaret eder. Burdur, Eğridir, Gölhisar, Lâdik, Muğla, Milas, Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri, Sivas, Amasya, Gümüşhane, Erzincan ve Erzurum'u gezer. Erzurum anlatısından sonra birdenbire Birgi'de yaşadıklarını aktarmaya başlar. Birgi'den sonra Tire, Ayasluk, İzmir, Manisa, Bergama, Balıkesir, Bursa, İznik, Geyve, Bolu, Gerede, Safranbolu, Kastamonu yoluyla Sinop'a ulaşır. Gördüğü ve gezdiği her şehir için ilginç açıklamalarda bulunur. İbn Battûta'nın bu anlatımları, XIV. yüzyıl Anadolu'sundan günümüze ulaşan önemli ayrıntıları içermektedir.
Kırım'dan Konstantinopolis'e
Sinop üzerinden Kerç'e ulaşan gezgin, öncelikle Kırım'ı dolaşır; daha sonra Azak şehri üzerinden Hazer Denizi kıyısındaki Astrahan'a ulaşır. Bu seyahati sırasında bölgedeki Macar ve Bulgar şehirlerinden geçtiğini anlatır ve onların özellikleri hakkında bilgi verir. Bölgenin hükümdarı (Altın Ordu Devleti), "Ulu Sultan Muhammed Uzbek Han"dır. Uzbek Han'ın dört karısı vardır. Bunların üçüncüsü, o sırada Roma İmparatoru olan III. Andronikos'un (1328-1341) kızı Beyelûn Sultan'dır.
İbn Battûta'nın, Muhammed Uzbek Han'ın misafiri olduğu sıralarda Beyelûn Sultan hamiledir. Hem çocuğunu doğurmak hem de babasını ziyaret etmek için Muhammed Uzbek Han'dan izin ister. İsteği olumlu karşılanır ve ziyaretine izin verilir. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen İbn Batttûta, bu ziyarete kendisinin de katılabilmesi için Han'a dilekte bulunur. Saray şehrinden 14 Haziran 1334 günü yola çıkan kafile, on dokuz gün sonra sınır şehri, bugün Camboli adıyla bilinen Diampolis'e ulaşır. Beyelûn Hatun, buraya kadar mescit olarak kullandığı çadırı orada bırakır. Yolculuk esnasında vakit ezanlarının okunması âdeti de buradan itibaren terk edilir.
"Bana bildirildiğine göre hatun, yemeklerde kendisine sunulan şarabı afiyetle içiyor, domuz etinden yapılan kızartmaları da rahat rahat yiyormuş… Çevresindekiler arasında bizimle namaz kılan birkaç Türk'ten başka ibadete devam eden kalmamıştı. Gavur toprağına ayak bastığımız andan beri her şey değişti, iç yüz, dışa vuruldu. Lâkin Beyelûn Hatun, bize saygıda kusur edilmemesini Kefâlî'ye sıkı sıkı tembih ettiği için, bir defasında namazımızla alay eden kölelere dayak attırıldı!"

4