Moltke'den II. Wilhelm'e, İngiliz–Rus rekabetinden günümüz çatışmalarına uzanan bitmeyen oyun… Değişen aktörlerle coğrafyamız hâlâ kanlı bir satranç tahtası olarak kullanılmakta
Orta Asya'da Ruslar ile İngilizler arasında Büyük Oyun'un sürdüğü yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu'nun güçsüzleşmesi nedeniyle İstanbul'un hemen doğusunda Ruslar ve İngilizler arasında yeni bir oyun başlar. Ancak bu oyunun yeni bir oyuncusu daha vardır. Kayzer II. Wilhelm'in deyişiyle "Doğu birini beklemektedir…" Bu çağrıya, Alman yayılmacılığının ileri gelen savunucularından Dr. Paul Rohrbach şu sözlerle açıklık getirir: "Almanya'nın geleceği nerededir… Doğu'dadır… Türkiye'de… Mezopotamya'da…Suriye'de…"
Moltke ve Alman nüfuz arayışı
Almanya'nın Türkiye'ye ilgisi, daha sonra feldmareşal olacak olan Yüzbaşı Helmuth von Moltke'nin Sultan II. Mahmud'a askerî danışman olarak gönderilmesiyle başlar. 1835 yılı Kasım ayı başlarında Balkanlar üzerinden kara yoluyla İstanbul'a ulaşan Helmuth von Moltke, 9 Eylül 1839 günü ülkemizden ayrılır. Türkiye'de bulunduğu dört yıla yakın süre boyunca amacı, Türk ordularını en son Prusya örneklerine göre modernleştirme konusunda yardımcı olmaktır. Ancak devlet o kadar çürümüştür, reforma o kadar dirençlidir ki sonunda çöküş kaçınılmaz hâle gelir ve bu da diğer devletlerin (Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya vd.) en leziz lokmaları kapma yarışına yol açacaktır.
Helmuth von Moltke, 1839 yılında Berlin'e dönüşünün ardından amirlerine Türkiye'yi daha dikkatli izlemeleri gerektiğini rapor eder: "Ülkenin Alman nüfuzuna hazır bir duruma geldiğini iddia ediyordu. İmparatorluk, Balkanlar'dan geçecek bir demiryoluyla hem ekonomik hem askerî açıdan Berlin'e bağlanabilirdi. Bu demiryolu hem Doğu'ya giden en kısa yol olacak hem de İngiliz yönetimindeki deniz yollarının uzağında bulunacaktı. Ayrıca Almanlar, sonraki kuşaklar için sömürgeleştirebilecekleri iki alanı da çevreleyecekti: Mezopotamya, yani Dicle ve Fırat arasındaki bereketli şerit ile Filistin. Moltke, bu bölgenin Almanya için çok elverişli bir yer olduğunu söylüyordu. Ancak zaman çok kısaydı. Öteki Avrupa devletleri sultanın parçalanmakta olan imparatorluğu üzerinde akbabalar gibi dolaşırken, kendi ülkesi görünürlerde yoktu." (s. 8)
Yeni Alman İmparatorluğu ve yayılma hayali
Helmuth von Moltke'nin Berlin'e döndüğü tarihlerde ortada bir Alman Devleti yoktur. Günümüz Alman coğrafyasının büyük bir bölümü küçük prensliklerden oluşmaktadır. Prusya-Fransa Savaşı sonrasında, 18 Ocak 1871 günü Versay Sarayı'nda yapılan barış antlaşmasını takiben Alman prensleri, Prusya Kralı I. Wilhelm'i Alman İmparatoru olarak ilan ederler. Artık Avrupa'da yeni bir güç ortaya çıkmıştır. Elbette bu güç de rekabet hâlinde olduğu İngiltere, Fransa ve Rusya gibi geniş sömürgelere sahip olmak istemektedir. Avrupa dışına açılabilmek için öncelikle güçlü bir donanmaya sahip olması gerektiğinin farkına varır. Hızla bir donanma oluşturmaya başlar; ancak günümüze kadar hiçbir zaman İngiliz donanması kadar güçlü bir donanmaya sahip olamaz. Denizlerde hâkimiyet sağlamanın güçlüğünü fark eden gerek siyaset gerekse askerî uzmanlar, bu kez kara yoluyla Balkanlar, Anadolu ve Mezopotamya üzerinden Hindistan'a ulaşmayı ve böylelikle İngiliz hâkimiyetine büyük bir darbe vurmayı en önemli amaç olarak görürler.
Alman Birliği'nin oluşmasından çok daha önce, 1846 yılında ekonomist Friedrich List, "Tuna'nın aşağı çığırının, Karadeniz'in batı kıyılarının ve Türkiye'nin kuzeyinin Alman sömürgecileri için boş ve verimli topraklar olduğunu" söyler. Benzer görüşteki bir diğer kişi Prof. Wiyhelm Roscher'dir. "Sultanın imparatorluğu sonunda parçalanınca, Alman halkının ganimetten pay alarak Asya Türkiye'sini alması gerektiğini" savunmaktadır. Bir süre sonra Moltke, Friedrich List ve Wiyhelm Roscher'den oluşan bu koroya Doğu dilleri profesörü Paul Lagarde de eklenir. Onun dile getirdiğine göre, "Türkler, tarihin sırtında bir yüktür. Bizim yaşamımızın kendilerinin ölümü demek olduğunu bildiklerinden, bizden nefret ederler ve korkarlar." (s. 8)
Almanya'nın acilen kendi Hindistan'ını yaratması gerekmektedir. Hintlilerin Kraliçe Victoria'nın uyrukları olması gibi, sultan ve halkı da Kayzer II. Wilhelm'in uyrukları olacaktır. Ancak Alman Birliği'nin oluşmasını sağlayan şansölye Otto von Bismarck, bu gösterişli planlara katılmamakta ve yayılma taraftarına destek vermemektedir. Çünkü onun yönetiminde Almanya'nın Afrika ve Pasifik'te elde ettiği sömürgeler, ülkeye giderek artan bir ekonomik yük oluşturmaktadır. Otto von Bismarck'ın 1888 yazında şansölyelikten çekilmesinin ardından yayılmacılar ülkenin geleceğinde söz sahibi olmaya başlarlar.
İngiltere'nin Süveyş ve Mısır stratejisi
17 Kasım 1869 günü ulaşıma açılan Süveyş Kanalı, İngiltere ile Hindistan bağlantısını inanılmaz ölçüde kısaltmıştır. Daha önceleri Afrika kıtasını dolaşan yelkenlerin teknelerin üç ila dört ay süren yolculukları, bir bilemediniz iki ayda tamamlanır olmuştur. Bombay'dan kalkan bir buharlı geminin 25 gün içinde Londra'ya ulaştığı kayıtlıdır. Kısa süre içinde Süveyş Kanalı'nın önemini fark eden İngiliz hükûmeti, kanalın güvenliğini sağlamak için 1878 yılında Ruslara karşı yardım vaadiyle Kıbrıs'ı yıllık 92.000 altın karşılığı kiralar ve burada büyük bir deniz üssü kurar.
Bu sıralar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Mısır'da, 1882 yılında meydana gelen Avrupa karşıtı ayaklanmalar sonrası İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiler ciddi biçimde zedelenir. İngiltere Mısır'ı işgal eder. İstanbul ile Londra arasındaki zaten gergin olan ilişkiler kopma noktasına gelir.
İngiliz hükûmeti, 1895 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması durumunda hangi bölgelerinin kimler tarafından sömürgeleştirileceğine dair Almanya'ya cömert bir teklif sunar. Ancak Berlin bu teklife şaşırtıcı bir ilgisizlik gösterir. Çünkü Kayzer II. Wilhelm bir parça değil, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütününü istemektedir. (s. 13)

6