At sırtında 3.200 kilometre yol kat eden Fred Burnaby, Anadolu'da gördükleriyle duydukları arasındaki büyük farkı kayda geçirir. Onun satırları, Osmanlı'nın son dönemini ve Cumhuriyet'e uzanan mücadeleyi anlamak isteyenler için değerli bir belge niteliğindedir...
Şevket Raşit Hatipoğlu, Osmanlı döneminde Anadolu'nun devletin bir sömürgesi hâline gelmesi nedeniyle ülkenin bütün yükünü Anadolu halkının çektiğini ifade eder. Fred Burnaby'nin kaleme aldığı "At Sırtında Anadolu" adlı kitabı okuyunca aklıma bu sözler geldi ve Hatipoğlu'nun ne kadar isabetli bir tespit yaptığını daha iyi anladım.
Tam adı Frederick Gustavus Burnaby (1842-1885) olan yazar, Bedford'da dünyaya gelir ve Howard Koleji'nde eğitim görür. On altı yaşında süvari subayı olarak İngiliz ordusuna katılır, 1881 yılında alay komutanı olur. İzin dönemlerinde çeşitli gazetelerin özel muhabiri olarak savaş bölgelerini gezer. Gerçekte ise gazetecilik bir kamuflajdan ibarettir. Onun gerçek görevi, gezdiği bölgeler hakkında istihbarat toplamak, bölgenin topoğrafyası ve askerî durumu hakkında bilgi edinmektir.
1876 yılında gerçekleştirdiği Orta Asya seyahati ile aynı yılın kış aylarında yaptığı Anadolu gezisi bu amaçla düzenlenmiş bilgi toplama çalışmalarıdır. Tarihimizde 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesinde yaptığı Anadolu gezisinin ardından kaleme aldığı kitabından, son derece önemli bilgiler topladığı anlaşılmaktadır.
Anadolu seyahati
1876 yılı sonbaharında İstanbul'a doğru yola çıkan Burnaby, kendi ifadesine göre beş ay geçireceği ülkemizde 3 bin 200 kilometre yol kat edecektir.
"Anadolu'nun tarafımızdan himaye edilmesi, yerli halk kadar kendi çıkarlarımızın da korunması ilkesi hayata geçirilmeli, sözde kalmamalıdır. Avrupalıların başkanlık ettiği, Bâbıâli'nin Hristiyan uyrukları kadar Müslümanların da kullanabilecekleri, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde hizmet veren bir istinaf mahkemesi doğru yönde atılmış bir adım olur. İngiliz subayları emrinde çalışan, iyi örgütlenmiş bir jandarma topluluğu tamamıyla yetersiz kalan zaptiyenin yerini alabilir. Son olarak ve en önemlisi, Anadolu'daki askerî birlikler, özellikle Erzurum, Van ve Diyarbakır'dakiler, İngilizlerin komutasına geçmelidir... Anadolu'da can ve mal güvenliğini sağlayan bir devlet bulunursa, demiryolları döşenirse, ihraç edilebilecek olan gerek tahıl gerekse maden zenginliği, İngiliz ticaretinin bugünkü durgunluğunu önemli ölçüde canlandırır. Eski çağların Yunanistan ve Roma'sının zenginlikleri büyük çapta Anadolu'dan gelirdi. Bu toprakların doğal kaynakları hiçbir şekilde tüketilmemiştir. Anadolu'nun yeniden dünyanın en zengin ülkelerinden biri hâline gelmesi için tek gereken, İngiliz girişimi ve sermayesidir." (s. 20-21)
Bu sözler, orijinal adı "On Horseback Through Asia Minor" olan ve 1877 yılında Londra'da yayımlanan kitabın yedinci baskısının ön sözünden alınmış olup, bu gezinin esas gayesini ortaya koyan en önemli açıklamadır.
İstanbul
İstanbul'a gelen Burnaby, hemen istihbarat çalışmalarına başlar. Oteldeki bir konuşma sırasında etrafta çok hafiye olup olmadığını sorar. Aldığı cevap inanılmazdır: "Hayır, İstanbul'da bir şey varsa, o da aşırı özgürlüktür. Gazeteler dilediklerini yazarlar, hükümeti gönüllerince yerden yere vururlar, hemen hiç baskı görmezler. Bu arada, Rusça dergilerden daha amansızca Türkiye karşıtı yayın yapan bazı İngilizce gazeteler bütün kitapçılarda satılmaktadır." (s. 43)
Burnaby, İngiltere'den yola çıkarken yanına uşak olarak Radford adında, ordu mensubu eski bir askeri alır. İstanbul'a gelince bu kez kendisine Anadolu'da refakat etmesi için Osman adında ikinci bir uşak daha tutar. 8 Aralık 1876 tarihinde Kars'a doğru yola çıkar. Bu arada İstanbul'da bir dedikodu dolaşmaya başlar: Kars'a, Karadeniz ve Erzurum üzerinden gitmek yerine, Üsküdar'dan başlayarak karayoluyla gitmeye kalkışacak denli çılgın bir seyyah...
Bu yolculuğun esas amacı yalnızca Kars'a gitmek değildir. O sıralarda İngiltere'de dolaşan bir söylentiye göre Türkler, Anadolu'da yaşayan Hristiyanlara büyük eziyet yapmakta, onların can ve mal güvenliklerini tehdit etmektedirler.
Üsküdar'dan İzmit'e
Burnaby, daha Üsküdar'ın içindeyken şikâyet etmeye başlar. "Yol berbat bir hâldeydi, alttaki taş tabakanın üzeri en az bir karış kalınlığında, kapkara çamur kaplıydı. Çamura batmamak için anayola paralel uzanan yüksek bir patika boyunca ilerledik." (s. 63)
Bir gece Maltepe'de konakladıktan sonra ikinci gece İzmit'e ulaşır. Burada İzmit Paşası ile bir görüşme yapar. Bu görüşme sırasında Paşa'nın, Balkanlar'daki olaylardan bahisle, "Rus ajanlar Hristiyan katliamlarına yol açıyorlar, bütün dünyayı bize düşman hâle getiriyorlar" dediğini yazmaktadır.
Bir başka görüşmeyi Ermeni piskoposu ile yapar. Bu sohbet sırasında piskopos, mevcut durum hakkında bazı açıklamalarda bulunur. "Türk hükûmeti o kadar da kötü değil. Bütün imparatorlukta adaletin eşit dağıtılmasını arzu ediyorlar, ancak kadılar, bir Hristiyan'ın verdiği ifadeyi delil kabul etmedikleri sürece bir nebze dahi huzura kavuşmamız çok zor... Bu konu Türk görevliler tarafından kötüye kullanılmakta. Kur'an'da Hristiyan bir şahidin verdiği ifadenin delil kabul edilmesi yazılı, ama günümüzde Müslümanların çoğu Kur'an'ı unutmuş durumdadır." (s. 76)
Ankara
Bir süre yolculuk yaptıktan sonra Burnaby, uşağı Radford ve Türk uşağı Osman ile birlikte Ankara'ya ulaşır. Burada bulunan İngiliz konsolos yardımcısı onları ağırlar. Hiçbir İngilizin bulunmadığı dönemin Ankara'sında bir İngiliz Konsolosluğu bulunmaktadır. Konsolos yardımcısının yanında bir de Bulgar tüccar vardır.
O sırada İstanbul'dan gelen haberlere göre anayasa ilan edilmiş olup gece tüm Ankara ışıklandırılacaktır (23 Aralık 1876). Bu konudaki sohbet sırasında ilginç bir açıklama ile karşılaşır: "Bu anayasa ne anlama geliyor Hükûmetin asla yerine getirmeyeceği birtakım vaadler anlamına geliyor. Muhtemel İstanbul'da bir parlamento kurulacak demektir. İstanbul'da bir parlamento! Parlamentonun üyeleri nasıl seçilecekti Kim seçecekti onları Bu kadar yaygın sefalet sürüp giderse her üç yüz seçmenden biri okuma yazma bilecekti; yakın çevrelerini ilgilendiren konuların dışında kalan şeylerden habersiz olacaktı bu insanların hepsi."
"Bu ülkede parlamento kurulması mümkün mü" diye sordum."
Teoride evet ama pratikte hayır." (s. 99)23 Aralık 1876 tarihinde Kanun-ı Esasi'nin ilanı ile birlikte parlamentonun oluşturulması için çalışmalara başlanır. Ayan Meclisi ve Meclis-i Umumi olmak üzere iki kanatlı olarak düzenlenen parlamentonun Ayan Meclisi'nde yer alacak üyeleri Sultan II. Abdülhamid atayacaktır. 85 Müslüman ve 55 gayrimüslim üyeden oluşacak Meclis-i Umumi için ise seçim yapılacaktır. 18 Mart 1877 tarihinde ilk parlamento müşterek olarak toplanır. İlk dönem çalışmalarının ardından toplantılara ara verilir. İkinci yasama dönemi 13 Aralık 1877 tarihinde başlar ve sonu gelmeyen münakaşalarla toplantılara devam edilir; ya da edilmeye çalışılır. Hemen hemen bir yıl evvel Ankara'da yapılan sohbet, meclisin akıbetini belirlemiş gibidir. 13 Şubat 1878 tarihinde, yaklaşık bir yıldır görev yapmaya çalışan parlamento, ikinci bir çağrıya kadar kapatılır.
Ankara'daki konuşmalar sırasında ilginç bazı duyumlar da alır. Örneğin Ermeniler, misyonerlerden şikâyetçidirler. Protestan misyonerlerin cennete giden yolu, Katolik misyonerlerin yolu ile uyuşmamaktadır. O güne kadar kendi inançlarıyla yaşayan insanlar, bu gibi telkinlerden rahatsız olmaktadırlar. Bu konuşmanın devamında, misafir olarak kaldıkları evin sahibi günümüzde de geçerliliğini koruyan bir açıklama yapar. "Hristiyan papazların ya da Müslüman imamların siyasete bulaşmaları çok yazık" der. Orada bulunan bir başka Türk ise "Onların görevi, insanları yatıştırmak olmalı, azdırmak değil" diyerek kanaatini belirtir. (s. 101)

8