Yetenek, yetkinlik ve yatkınlık sarmalında eğitim sistemimiz

Türkiye'nin en büyük sorunlarından birisi eğitim sistemini yeniden organize edebilmektir. Bu sorun sadece pedagojik bir tartışma değil, doğrudan doğruya bir insan kaynağı yönetimi problemidir. Bugün dünyada sermaye bulabilir, teknoloji satın alınabilirsiniz; ancak doğru insan kaynağı ne hızlı yetiştirilebiliyor ne de kolayca ithal edilebiliyor. Buna rağmen biz hâlâ eğitim sistemini bir kalkınma aracı olarak değil, diploma dağıtım aracı olarak görüyoruz.

Mevcut sistem insan kaynağımızı yetenek, yetkinlik ve yatkınlığına göre değil tamamen kalıplaşmış algılara göre yönlendirmekte ve bunun sonucunda da insanımızı kısır bir döngüye hapsetmektedir. Oysa modern insan kaynağı literatürü son derece açık: yetenek potansiyeldir, yetkinlik işlenmiş kapasitedir, yatkınlık ise sürdürülebilirliğin şartıdır. Bu üçünden biri yoksa başarı yoktur. Daha da önemlisi, potansiyel erken yaşta doğru tanılanmazsa büyük ölçüde geri kazanılamaz. Nitekim Dünya Bankası verilerine göre[1] beceri farklarının önemli bir bölümünün çocuklar daha okula başlamadan önce ortaya çıktığını ve bu farkların eğitim hayatı boyunca büyük ölçüde sabit kaldığını göstermektedir.

Eğitim sistemimizin eleme ve yönlendirme fonksiyonunun son derece kısıtlı olması, eleme işini sadece nitelikli(!) okullar ile sınırlandırması, bunu yaparken de öğrencileri yetenek, ilgi ve yatkınlıktan çok kalıplaşmış başarı algılarıyla dar bir alana hapsetmesi insan kaynağımızın büyük oranda zayi olmasına sebep olmaktadır. Aynı raporlara göre Türkiye'de insan sermayesindeki mevcut öğrenme ve beceri açıkları gelecekteki potansiyel işgücü gelirlerinin yaklaşık %42'sinin kaybedilmesine yol açtığını göstermekte. Bu, eğitim sisteminin yalnızca bireysel değil doğrudan ekonomik potansiyel kaybı ürettiğini de göstermektedir.

TÜİK verilerine göre yükseköğretim mezunu oranımız artarken iş gücü piyasasındaki nitelik uyumsuzluğu sorununun devam etmesi bunun en açık göstergesidir. Sayıyı artırıyor ama kaliteyi yönetemiyoruz. Nitekim OECD raporlarına[2] göre Türkiye, yükseköğretim mezunlarında beceri uyumsuzluğunun en yüksek olduğu ülkelerden biri ve bu durum doğrudan verimlilik kaybına yol açmaktadır.

Akademik eğitimin hemen her kademede dayatılması, ölçme sisteminin kağıt üzerinde öğrenci odaklı olmasına rağmen gerçekte farklılıkların yok sayılarak herkesi aynı akademik kalıba sokmaya çalışması ve gençlere hedef olarak masa başı beyaz yakalılık telkin edilmesi uzun vadede büyük bir toplumsal hayal kırıklığı üretmektedir. Çünkü potansiyel yalnızca akademik başarı değildir. Sosyo-duygusal beceriler, problem çözme kapasitesi ve teknik üretim yetkinliği modern insan sermayesinin temel bileşenleri arasında sayılmaktadır.

Mesleki yönlendirmenin tamamen veli ve öğrenci keyfine bırakılması da ayrı bir problemdir. Elde bugün LGS gibi son derece önemli bir ölçme aracı olmasına rağmen biz bu sınavı doğru kullanamıyoruz. Halbuki bu sınav doğru tasarlansa öğrencilerin yetenek, yetkinlik ve yatkınlık haritalarını çıkarabilecek stratejik bir planlama aracına dönüşebilir. Çünkü potansiyel yönetimi ölçmeden yapılamaz.

Türkiye zengin bir ülke değildir ve kaynaklarını da savurganca kullanma lüksü yoktur. Buna rağmen hâlâ herkesin önüne üniversiteleri hedef olarak koyuyoruz. Oysa insan sermayesi literatürü açık biçimde göstermektedir ki eğitim süresinin artması tek başına kalkınma üretmez; eğitim kalitesinin ve beceri uyumunun da artması gerekir.

Müfredat çeşitliliğini maalesef biz çok sayıda dersin olması şeklinde anlıyoruz. Halbuki müfredat çeşitliliği aynı dersin farklı seviyelerde öğrenciye verilebilmesi olarak anlaşılmalıdır. Fen lisesinde verilen matematik ile meslek lisesinde verilen matematiğin aynı ağırlıkta olması pedagojik bir tercih değil sistemsel bir hatadır. Bu hatayı yıllardır düzeltemiyoruz çünkü eşitlik ile aynılığı karıştırıyoruz. Oysa gerçek eşitlik potansiyelin ortaya çıkabileceği uygun öğrenme ortamını sağlamaktır.