Milyonlarca gencin merakla beklediği üniversite sınav sonuçları dün açıklandı. Geçtiğimiz haftalarda NOW TV, üniversite adaylarına ilişkin bir haberini "Barınma ve part-time iş kaygısı tercihin önüne geçti" başlığıyla yayımlamıştı. Haberin öne çıkan mesajı ise şu: "Tercihte ilk sırada geçim var."
Röportaj yapılan gençler; artan kira fiyatları, yurt imkânlarının yetersizliği ve yaşam maliyetlerinin üniversite tercihlerini doğrudan etkilediğini dile getiriyordu. "Parasız öğrenci bile olunmuyor. Üniversitenin masrafını mı karşılayacağım, ev kirasını mı ödeyeceğim, faturaları mı" şeklindeki ifadeler, birçok adayın ortak kaygısını yansıtıyordu.
Hiç kuşkusuz bu kaygılar gerçektir ve göz ardı edilemez. TÜİK'in son yıllarda açıkladığı enflasyon ve yaşam maliyeti verileri ile öğrencilerin barınma giderlerindeki artış, yükseköğretime erişim maliyetinin belirgin biçimde yükseldiğini gösteriyor. Aynı şekilde YÖK ve KYK verileri de üniversite öğrencilerinin önemli bir bölümünün barınma ve burs desteğine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.
Ancak bu sorunların aktarılış biçimi de ayrıca tartışılmalıdır.
Bu tür haberlerin satır aralarında, üniversite eğitiminin öğrencinin hiçbir ekonomik sorumluluk üstlenmeden geçirmesi gereken bir dönem olduğu yönünde örtük bir algı yer alıyor. Oysa birçok ülkede yükseköğretim, bireyin akademik gelişiminin yanında ekonomik ve sosyal sorumluluk da üstlendiği bir yaşam evresi olarak görülmektedir. ABD, Kanada, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi yükseköğretim sistemlerinde milyonlarca öğrenci eğitimleri sırasında yarı zamanlı çalışmakta; burs, kredi ve aile desteğini birlikte kullanmaktadır.
Elbette başarılı öğrenciler için burslar, araştırma destekleri ve sosyal yardımlar, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de mevcuttur. Ancak bu desteklerin büyük bölümü akademik başarı, gelir durumu veya belirli kriterlere bağlı olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla yükseköğretim, doğası gereği bireysel sorumluluk gerektiren bir süreçtir.
Türkiye'de ise tartışılması gereken asıl mesele yalnızca öğrencilerin ekonomik güçlükleri değildir. Aynı zamanda tercih davranışlarının ne kadar rasyonel olduğudur.
YÖK Atlas verileri incelendiğinde, birçok programın neredeyse Türkiye'nin her şehrinde bulunduğu görülmektedir. Buna rağmen öğrencilerin önemli bir kısmı, akademik kaliteyi veya bölümün sağladığı kariyer avantajını öncelemekten ziyade, aileden uzaklaşma isteğiyle tercih yapabilmektedir. Özellikle mezuniyet sonrası istihdam açısından belirgin bir farklılık oluşturmayan programlarda, yalnızca şehir değiştirmek amacıyla yapılan bu tercihler aile bütçesine zarar vermektedir.
Bu noktada belirli programlarda, özellikle uygulama ağırlığı düşük ve hemen her ilde benzer nitelikte yürütülen bölümler için, öğrencilerin yaşadıkları illeri önceleyen çeşitli yerleştirme modelleri veya bölgesel planlamalar eğitim politikası açısından tartışılmalıdır.
Öte yandan yükseköğretimin en önemli sorunlarından biri yalnızca barınma değildir. Asıl mesele, yükseköğretim arzı ile iş gücü piyasasının ihtiyaçları arasındaki uyumsuzluktur.
TÜİK'in iş gücü istatistikleri ile eğitim-istihdam verileri, bazı alanlarda üniversite mezunu işsizliğinin yüksek seyrettiğini göstermektedir. OECD raporları da birçok ülkede yükseköğretimin niceliksel büyümesinin tek başına istihdam garantisi sağlamadığını ortaya koymaktadır. Akademik literatürde "diploma enflasyonu" ve "aşırı eğitim (overeducation)" olarak tanımlanan olgu, bireyin eğitim düzeyi ile yaptığı iş arasında uyumsuzluk bulunmasını ifade etmektedir. Türkiye'de de pek çok alanda benzer sorunlar gözlenmektedir.
Dolayısıyla gençlerin yalnızca "üniversite okumak" hedefiyle değil; mezuniyet sonrası istihdam, mesleğin geleceği, beceri kazanımı ve ekonomik sürdürülebilirlik gibi ölçütleri dikkate alarak tercih yapmaları gerekiyor.
Bu değerlendirmeyi yaparken kendi öğrencilik yıllarımı hatırlamadan edemiyorum.

29