Batı, kendi ürettiği etnisite ve üniter devlet anlayışını aşmaya çalışırken biz ise nedense çerçeveyi mümkün olduğunca daraltıyoruz. İçimizdeki etnik ve dinî farklılıkları da kapsayacak, onların çekincelerini en azından azaltacak ortak bir ülkü hayal etmek, çoğumuzda bir bölünme paranoyasına yol açıyor.
Tarihsel olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna egemen olan bu korku, aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ canlılığını koruyor. Benedict Anderson'ın "hayali cemaatler" kavramıyla açıkladığı modern ulus inşa sürecinde, Türkiye'nin deneyimi Avrupa'daki örneklerden pek çok yönden farklı bir seyir izledi. Bu farklılıkta eğitim sistemimizin önemli bir payı olduğu söylenebilir. Dört bir yanımızın iç ve dış düşmanlarla çevrili olduğu fikrini pekiştiren bir anlatı ve sürekli hatırlatılan büyük yenilgiler, özgüven aşınmasına yol açmakta. Olumsuzluklara odaklanma eğilimimiz neredeyse genel bir alışkanlık. Oysa sorunlar dün de vardı, bugün de var ve yarın da olacak. Asıl önemli olan, bunlar karşısında nasıl bir tutum geliştirdiğimiz.
Osmanlı devlet adamları ve aydınları, imparatorluğun çözülme sürecinde bu gidişatı durdurabilmek için çeşitli yollar denedi. Ders kitaplarında sıkça karşılaştığımız Osmanlıcılık, Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi akımlar bu arayışların ürünü. Şerif Mardin'in Osmanlı–Türk modernleşmesi üzerine çalışmalarında vurguladığı gibi, bu düşünce yönelimleri aslında Osmanlı aydınlarının Batı karşısında yürüttükleri kimlik arayışının farklı tezahürleridir. Devleti ıslah etmek amacıyla Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Meşrutiyet tecrübeleri yaşanmış; büyük savaşın ardından ise Cumhuriyet kurulmuştur.
Eğitim sistemimize gelince; hâlâ I. Dünya Savaşı anlatılırken kendimizi merkeze alan ve sanki savaşın tek amacının Osmanlı'yı parçalamak olduğu izlenimini veren bir yaklaşımın hâkim olduğu söylenebilir. Bu yetmezmiş gibi kendi niyetlerimize halisane bir alan açarken, dış aktörlerin tamamını emperyalist olarak etiketleme eğilimimiz var. Sanki bizim de yayılmacı ve emperyalist hayallerimiz yokmuş gibi.
Savaşa, şu ya da bu şekilde, girildi ve sonrasında Cumhuriyet'e uzanan yol açıldı. Günümüzde hâlâ Osmanlı nostaljisi taşıyan çevrelerin gözden kaçırdıkları önemli bir nokta var: II. Mahmut'tan sonra, II. Abdülhamit hariç, diğer beş padişahın siyasal ağırlığı giderek azalmış ve daha çok sembolik bir konuma itilmiştir. Kemal Karpat'ın Osmanlı modernleşmesi üzerine yaptığı analizlerde de vurguladığı üzere, 19. yüzyılda padişahlar giderek bürokrasinin gölgesinde kalmış, modern devlet yapılanması içinde sınırlı roller üstlenmiştir. Bugün Avrupa'daki birçok monarkın sahip olduğu sembolik konuma benzer bir çizgiye adım adım çekilmişlerdir. Bu açıdan belki de en talihsiz figürlerden biri Vahdettin'dir; doğrudan dahli bulunmadığı bir savaşın yıkıntıları onun sırtına yüklendi.
Mondros'tan Cumhuriyet'e uzanan süreci tartışmak bu yazının amacı değil. Ancak kimi çevrelerin göz ardı ettiği bir husus şudur: Padişahlık sürseydi ya da Millî Mücadele'nin önde gelen kadrolarından Mustafa Kemal dışında biri iktidarı devralmış olsaydı bile, Türkiye'nin izlediği güzergâh muhtemelen köklü biçimde değişmeyecekti. En fazla, inkılapların daha yumuşak bir tempoyla gerçekleştirilmesi söz konusu olabilirdi. Büyük olasılıkla demokrasiye geçiş süreci de bu denli gecikmez; bugün bizi yoran ve sürekli teyakkuz hâlinde tutan etnik ve dinî farklılıklar bu ölçüde gerilim üretmezdi.

18