'Kanunlar olmadan da iyi biri olarak yaşayabilirdi!'

Başlık, bir Güney Kore filminde geçen bir konuşmadan alındı. Hamile bir kadın, trafik kazasında kaybettiği eşini tarif ederken ağzından bu cümleler dökülüyordu. Biz ise yıllardır iyi olmayı bir dine, inanca, ideolojiye bağlamayı gerekli görüyoruz. İyi olma ile kendi inancımızı, aidiyetimizi bir tutma hâli genel bir hastalığımız.

Yol üstünde gördüğümüz işaretler, bizim insanlar hakkındaki fikrimizi belirliyor. Öyle ki bir kişinin makbul olup olmaması o işaretlere bağlı. Çok sevdiğim bir arkadaşımın, günlük hayatta son derece mülayim ve kimseye zararı olmayan bir arkadaşımın, hiç tanımadığım birisi hakkındaki yorumu beni dehşete düşürmüştü. O yıllarda önemli bir kurumda görevli birisiyle görüşmemiz vardı ve o da arkadaşımın komşusuydu. Nasıl biri olduğunu sorduğumda, "Çok iyi bir insan" demişti. "Nereden biliyorsun" dediğimde, "Hiç namaz kıldığını görmedim!" demişti. Hiç unutmuyorum, yüzüne garip garip bakıp "İyi biri olduğunu bundan mı çıkardın" demiştim. Sonra cümlesinin saçmalığına o da gülmüştü. Bunun çeşitli versiyonlarıyla o kadar çok karşılaştım ki biraz mizacım gereği olsa gerek "Sebep" demeyi hemen hiç bırakmadım.

Sosyal psikolojideki araştırmalar, insanları ait oldukları gruplar üzerinden değerlendirmenin önyargılara ve farklı muameleye zemin hazırlayabildiğini gösteriyor. Belki de bizim asıl meselemiz, insanın kendisini ait hissettiği grubu iyiliğin ölçüsü hâline getirmesi.

Tasavvufi bir ortamda büyümüştüm ve o ortamda, en kötü insanın bile içinde bir iyilik olabileceği, iyi dediklerimizin ise içinde kötülük barındırabileceği çok küçük yaştan itibaren öğretilmişti.

İnsanın içinde, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilen bir töz vardı ve bu töz, çok fazla akıl ve mantık süzgecinden geçtiğinde yolundan sapabiliyordu. Psikologlar ahlaki kararlarımızın her zaman bilinçli akıl yürütmeyle başlamadığını, sezgilerin ve duyguların bunda önemli bir rol oynadığından bahsediyorlar. Elbette bu, insanın içindeki tözün bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmiyor; ama ahlaki sezgilerimizin -vicdan'ın- akıl yürütmeden önce devreye girebildiğini gösteriyor.

Çocukları öldürmek kötüdür.

Bunun tersini söyleyecek tek bir aklı başında insan olabilir mi 'Olamaz' demeyin, olur. Hem de hiç ummadığımız kadar çok sayıda olabilir.

İnsanlık tarihinin belki de en karanlık yönlerinden biri bu olsa gerek. Geçmişte, kabileler çağında insanların birbirlerini topluca katlettiklerine dair yüzlerce, binlerce örnek var. Bugün, Siyonist Yahudilerin ağızlarından Filistinli çocuklar için dökülenleri sadece onlara özgü sanmamak gerekiyor.

Psikolog Albert Bandura'nın ahlaki çözülme kuramı, insanların zarar verici eylemleri çeşitli gerekçelerle meşrulaştırabildiğini; sorumluluğu başkalarına dağıtma, kullanılan dili değiştirme ve mağduru insanlıktan uzak gösterme gibi mekanizmalarla vicdani engellerini aşabildiğini ortaya koyuyor. İnsan, bazen kötülük yaptığını düşünmeden de kötülüğün parçası olabiliyor.

Kadim çağlardan bize ulaşan pek çok destanın ortak noktalarından biridir bu. Tüm aile/klan/kabile/aşiret yok edilir ve geriye bir çocuk kurtulur. Bu çocuk, ileride kaybettiklerinin intikamını alır.

Soylu aileler devrildiğinde geriye hiçbir mensuplarının bırakılmaması, geçmişin bir âdetiydi. Geriye bırakılan kişi, taşısın taşımasın, o özelliklere sahip olsun ya da olmasın, geçmişin karizmasının mirasını taşıyordu ve bu miras sorun yaratabilirdi.

İslam tarihinden örnek verecek olursak... Yezit ve Ümeyyeoğulları, Hz. Hüseyin'i, kardeşleri ve çocuklarıyla birlikte katlederken geriye kalan tek bir evladı ve ardından gelenler, tarih boyunca ataları Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin'in manevi karizmasını bir şekilde taşıdı.

İyi insanların iyilikleri de bu nedenle aslında kendileriyle birlikte aktarılıyor. Adına gen ya da başka bir şey diyelim, insanlar kendilerine herhangi bir cebir uygulanmadan da iyi olabilir ya da cebir uygulansa bile kötü olabilirler.