İnsan nasıl körleşir

Çocukken izlediğim bir filmde, muhteşem bir orman ve dağ manzarası karşısında kör bir adamla bir kadın konuşuyordu. Adam kadına ne gördüğünü sorduğunda kadın oldukça sıradan bir cevap vermişti: "Ağaçlar ve bir dağ var karşımızda."

Adam, kadının sesine doğru yönelmiş ve "Yani, hiçbir şey görmüyorsun." dedikten sonra karşılarındaki manzarayı öyle bir tarif etmişti ki verdiği her bir ayrıntı kadını da izleyenleri de büyülemişti. Peki, adamın bahsettiği onca ayrıntıyı kadın niçin görememişti Biyolojik olarak kör olmadığı ortada.

Bugün çevremizde olup bitenlere bakışımızda çoğu kez o kadına benziyoruz. Olan bitenler karşısında o denli edilgeniz ki sadece izliyor ve normal kabul ediyoruz. Bunun birçok nedeni var. İçinden geçtiğimiz tedrisat ve toplumsal dizayn bizi pek çok konuda körleştiriyor. İngiltere'de trafiğin soldan, Kıta Avrupası'nda ise sağdan akmasının sebebini sorgulayanımız var mı Ortada sorgulanacak bir durum yok; sadece bir genel kabul var.

Genel kabuller değişmez mi Elbette değişir. Ancak kabuller o denli hızlı değişebilir ki siz bu kabullerin kadim değerler olduğunu sanabilirsiniz. Bir de ilginç bir huyumuz var: Sevdiğimiz biri ya da bir şey hakkında tüm iyilikleri, tersi durumda ise tüm olumsuzlukları yüklemeyi çok seviyoruz. Her iki durumda da abartmaktan hoşlanıyor ve ara renkler bırakmıyoruz.

Ya siyah ya da beyaz...

Aslında bu tutumumuzun psikolojik bir arka planı var. İnsan zihni, çoğu zaman inandığı şeyleri doğrulayan bilgileri seçmeye, bunları daha kolay hatırlamaya ve karşıt kanıtları görmezden gelmeye eğilimli. Üstelik bunu yaparken kendisini son derece objektif ve rasyonel zannediyor. Bir başka ifadeyle, çoğu zaman gerçeği aramak yerine kendi gerçeğimizi doğrulayacak kanıtların peşine düşüyoruz. Daha da ilginci, bazen aklımızı hakikate ulaşmak için değil, önceden vardığımız sonuçları savunmak için kullanıyoruz. Böylece bilgi sahibi olmak, düşüncelerimizi değiştirmek yerine onları daha güçlü savunmamıza hizmet edebiliyor.

Geçen hafta Cumhuriyet'in ilanının yıl dönümüydü ve yine beylik tartışmalar üzerinden bir tarafta Cumhuriyet güzellemeleri, diğer tarafta ise haklı ya da haksız eleştiriler duyduk. Çok az kişi gerçek anlamda cumhuriyeti ve bugün içinde bulunduğumuz rejimin mahiyetini tartıştı. Cumhuriyet'in kendisine yüklediğimiz olumlu anlamlar da olumsuz anlamlar da cumhuriyetle çok da bağdaşmıyor. Ama bizler öyle inanmak istediğimiz için onu cansiperane savunuyor ya da yeriyoruz.

Benzer tartışma üslubunu hemen her alanda görebiliriz. II. Abdülhamit, Mehmet Âkif Ersoy, Jön Türkler, İttihatçılar... Aklınıza hangi konu gelirse gelsin, fay hattı gibi çoğunlukla ikiye bölünüyoruz. Ülkemizin başat meselelerinde de durum bu...

Bu satırların arasında bu başat problemlerin adını yazmak bile birilerince saldırıya uğramak için yeterli. Hemen anında bir tepki dalgası oluşuyor.

Kendi doğrularımıza o denli iman etmiş durumdayız ki başka açıların ve bakışların olabileceğini kabullenemiyoruz. İşin ilginci, bu imanın eğitim seviyemiz yükseldikçe daha da artması. Eğitim bize geniş ufuklar açmak yerine adeta inandıklarımıza daha da sıkı sarılmamıza yol açıyor.

Bunun bir nedeni de insanın kendisini yalnızca bireysel düşünceleriyle değil, ait olduğu gruplar üzerinden tanımlaması. Bir siyasi görüşe, ideolojiye, tarihsel kişiliğe ya da toplumsal kesime aidiyet geliştirdiğimizde artık o düşünceyi eleştirmek, zamanla kendi kimliğimizi sorgulamak gibi algılanmaya başlıyor. Böylece tartışılan konu ikinci plana düşüyor; asıl mesele ait olduğumuz grubu savunmak hâline geliyor. Karşı tarafın söylediği şeyin doğruluğuna değil, hangi taraftan geldiğine bakıyoruz. Bir düşünceyi değerlendirmek yerine onu dile getirenin kimliğini değerlendiriyoruz.

Fikri hür, vicdanı hür nesiller yerine fikri de vicdanı da bir siyasetin, bir duruşun kölesi hâline gelmiş insanlardan oluşan bir topluma dönüşüyoruz. Sıradan bir insan, ister iktidar yanlısı olsun ister muhalif olsun, herhangi bir konuda konuşulabilirken adının önünde birtakım unvanlar taşıyan insanlarla konuşulamadığını görmek oldukça şaşırtıcı.