Hızlanan değerler, zayıflayan hafıza: Dün, bugün ve yarın arasında

Dünya genelinde ahlaki ve toplumsal değerler geçmişe kıyasla çok daha hızlı değişiyor. Dün tartışmasız kabul gören normların bugün sert biçimde yargılanması, bir dönem hoş görülmeyen bazı tutumların ise sıradanlaşması, bu hızın en görünür sonucu. Bu değişimde teknolojinin ve görece artan refah seviyesinin rolü açık. Ancak asıl dikkat çekici olan, değişimin temposu: Geçmişte yüzyıllara yayılan dönüşümler bugün birkaç on yıla, hatta bazen birkaç yıla sığabiliyor.

Modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Durkheim, toplumsal dayanışma biçimlerinin değişmesiyle normların da dönüşeceğini vurgulamıştı. Max Weber ise modernleşmeyle birlikte geleneksel otorite biçimlerinin çözülüp rasyonel düzenin güçleneceğini öngörüyordu. Bugün yaşadığımız değer kaymaları, klasik modernleşme teorilerinin dijital çağdaki hızlandırılmış versiyonu gibi. Z. Bauman'ın "akışkan modernite" kavramı ise tam da bu zemini tarif eder: Sabit normların yerini geçici ve müzakereye açık değerler alıyor.

***

Benim gibi 50'li yaşlarını geçenler bu değişimi daha çarpıcı biçimde hissediyor. Lise çağlarımda aile içinde sık sık evlilik konusu gündeme gelirdi, o günün koşullarında bu "olağan" bir ihtimaldi.

Evlilik yaşının 30'lara dayandığı günümüzde çocuk yaşta evliliklerin geniş ölçüde reddedilmesi, birey hakları anlayışındaki dönüşümün bir göstergesi. Elbette bu dönüşüm homojen değil; dünyanın bazı yerlerinde, bizde yasal olarak çocuk kabul edilen yaşlarda evlilikler hala yapılabiliyor. Bu durum bize değer değişiminin evrensel değil, bağlamsal ve eşitsiz ilerlediğini hatırlatıyor.

Sosyolojik açıdan bakıldığında bu dönüşüm, bireyin aile ve cemaat karşısındaki konumunun güçlenmesiyle ilişkili. Geleneksel toplumlarda evlilik, bireysel tercih değil, aileler arası bir düzenlemeydi. Modern toplumda ise bireysel rıza ve özne olma hali merkeze yerleşti. Norm değişti; dolayısıyla ahlaki değerlendirme de değişti.

"HER TÜRK ASKER DOĞAR"

Değişimi tersten okumak da mümkün. Bundan 5–10 yıl öncesine kadar ülkemizin en sert gerilim başlıklarından biri bedelli askerlikti. Bedelli askerlik gündeme her geldiğinde toplum ikiye bölünür, "Şehit analarına sordunuz mu" tepkileri yükselirdi. Bugün ise kimse kimseye çocuğunu neden bedelli gönderdiğini sormuyor. Kısa sürede değişen bir normla karşı karşıyayız.

Oysa tarihsel arka plan farklı bir tablo sunar. Klasik Osmanlı döneminde ordu, bugünkü anlamda zorunlu değil; profesyonel bir yapıya dayanıyordu. "Asker oğlu asker, reaya oğlu reaya olur" anlayışı ile Tımarlı Sipahiler ve Kapıkulu Ocakları belirli kurallara tabi idi ve bu hizmet karşılığında bir bedel alıyorlardı.

Bu yapı, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla değişti. 1789 Fransız İhtilali sonrasında Avrupa'da yayılan zorunlu askerlik modeli, modern ulus-devletin temel unsurlarından biri haline geldi. Osmanlı da asker ihtiyacını karşılamak için bu modele yöneldi. Tanzimat Fermanı ve sonrasındaki reform belgelerinde askerlik meselesinin özel bir yer tutması tesadüf değildir.

Arşiv çalışmaları ve tarihsel saha araştırmaları, 19. Yy. ve Cumhuriyet'in erken döneminde zorunlu askerliğe karşı ciddi bir toplumsal direncin bulunduğunu gösterir. Dün "askerlik yapmayana kız verilmez" normu, aslında uzun bir siyasal ve kültürel inşa sürecinin ürünü idi. Normlar kendiliğinden doğmaz; üretilir, yaygınlaştırılır ve zamanla içselleştirilir.

GEÇMİŞİ BUGÜNLE YARGILAMAK

Son dönemde geçmişte yazılmış edebi metinlere yönelik tepkiler de benzer bir dönüşümün yansıması. Halk hikâyelerindeki ya da romanlardaki bazı unsurların çıkarılması talep edilebiliyor; metinler "sakıncalı" ilan edilebiliyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, tarihsel bağlamın göz ardı edilmesidir.