Öncelikle kıymetli okurlarıma bir uyarıda bulunayım: Bu bir maç yazısı değildir.
Pek çoğumuzun büyük umutlar beslediği Dünya Kupası'nda maalesef daha ikinci maçta havlu attık ve yine seyirci koltuğuna geri döndük. Müthiş başarılı hocamız, son maçta bize bin galibiyete bedel bir zafer yaşattığını iddia edince aklıma ister istemez bir zamanlar "Bin yıl sürecek." diyerek büyük büyük laflar eden generaller geldi.
Oysa bu turnuvada gerçekten bin galibiyete bedel maçlar izledik; ama hiçbiri bize ait değildi.
Turnuva başlamadan önce küçümsenen, "Bu takımların burada ne işi var" denilen ülkeler futbol tarihine geçecek hikâyeler yazarken biz yine figüran olduk. Benim gibi orta yaşı çoktan geçmiş olanlar iyi bilir; çocukluğumuz "şerefli mağlubiyet" masalları dinleyerek geçti. Başaramadığımız her şeyin tesellisini o iki kelimede aradık.
Bugün ise dünya bize bambaşka bir şey söylüyor.
Bir zamanlar adını bile duymadığımız Kuraçao... Nüfusu bizim herhangi bir orta ölçekli ilçemiz kadar olan bu ada ülkesi Dünya Kupası'na katılıyor, puan alıyor, Almanya'ya gol atıyor.
Biz ise İngiltere'ye gol atabilmek için 93 yıl bekledik. Üstelik o da sadece bir hazırlık maçında geldi.
Yeşil Burun Adaları da futbolu yakından takip edenlerin bildiği, ancak bizim pek tanımadığımız ülkelerden biri. Onlar da kupaya veda ederken geride herkesin saygıyla alkışladığı bir mücadele bıraktılar.
Paraguay, Almanya'yı eleyip neredeyse aynı tarifeyi Fransa'ya da uygulayacaktı. İran'ın onurlu mücadelesi ise Cezayir'in kendisine de faydası olmayan rakip seçimine kurban gitti. Oysa Cezayir, bir zamanlar Almanya-Avusturya ittifakıyla Dünya Kupası'nın dışına itilmiş bir ülkeydi.
Biz benzer bir başarı göstermiş olsaydık muhtemelen futbolcularımızı havalimanında davul zurnayla karşılar, günlerce manşetlerden düşürmezdik. Buna karşılık bizi yönetenler, turu garantilemiş ve bir sonraki maçı düşünerek rotasyona giden ABD'yi uzatmanın uzatmasında attığımız golle mağlup ettiğimiz için bizden alkış bekliyorlar.
Neyse ki içlerinden Arda, onurlu bir duruş sergileyerek, "Biz bu işi beceremedik. Ne deseniz haklısınız." diyebildi.
Resmî açıklamalara göre, adeta kapıdan geçenin alındığı bu turnuvaya katılabildikleri için futbolcularımıza 14+2 milyon dolar ve bunun üzerine de Futbol Federasyonu Başkanımızın şahsi hesabından henüz yapımına başlanmamış birer villa hediye ettik!...
Aslında bütün mesele tam da burada başlıyor.
Peki, biz neyi yanlış yapıyoruz
Bu köşeyi takip edenler bilir; yıllardır eğitim üzerine yazıyorum. Çünkü sporda yaşadığımız başarısızlığın kökleri de büyük ölçüde eğitim sistemimizin içinde yatıyor.
Biz çocuklarımızı sadece sınavlara hazırlıyoruz.
Her yıl bir milyondan fazla öğrencimiz LGS'de iyi bir liseye girebilmek için yarışıyor. Spor yapan, müzikle uğraşan ya da sanatın herhangi bir alanına ilgi duyan çocuklara sistem resmî olarak söylemese de fiilen aynı mesajı veriyor:
"Bunları bırak, sınava hazırlan."
Ardından üniversite sınavı geliyor.
Sonra dönüp neden dünya çapında sporcular yetiştiremiyoruz diye hayıflanıyoruz. Yetiştirdiklerimizi de parayla erkenden bozuyoruz.
Oysa eğitimi sporla, sanatla ve farklı yetenek alanlarıyla birlikte yürütebilen, aynı zamanda çocuklarına ahlaki değerler kazandırabilen toplumlar bunun karşılığını fazlasıyla alıyor.
Nüfusu bizimkinin onda biri bile olmayan ülkeler olimpiyatlarda madalya topluyor, dünya yıldızları yetiştiriyor; bilimde, sanatta ve teknolojide söz sahibi oluyor. Bizden çıkan uluslararası başarılar ise hâlâ birer istisna olarak kalıyor.
Sorun çocuklarımızda değil.
Sorun, onların potansiyelini ortaya çıkaracak sistemi kuramamamızda.
Geçtiğimiz günlerde, bir yıl boyunca yaşadığımız anlamsız ve yorucu sınav stresinden uzaklaşmak için ailece bir haftalık kısa bir tatile çıktık. Kaldığımız otelde çok sayıda yabancı aile vardı.

11