Ülkemiz adeta bir "af cenneti". Devletimiz bu konuda alicenaplığını sık sık gösteriyor; ancak bu alicenaplıktan nedense toplumun geneli değil, çoğunlukla belli bir azınlık faydalanıyor.
Sıradan vatandaş, devlete karşı yükümlülüklerini zamanında yerine getirdiği ve kanunlara uyduğu hâlde çoğu zaman bunun karşılığını göremezken, bazı kişi ve şirketlerin bu konulardaki sicilinin oldukça kabarık olduğu biliniyor. Örneğin Türkiye'de kredi kartı kullanımının ve bireysel borçlanmanın son yıllarda hızla arttığı hem Merkez Bankası hem de bankacılık sektörü verilerine yansımış durumda. Bankacılık sisteminde bireysel kredi kullanan kişi sayısının 40 milyonun üzerine çıkması ve kredi hacmindeki hızlı artış, borç sarmalının artık geniş bir toplumsal kesimi etkilediğini gösteriyor. Buna rağmen halkın ezici çoğunluğu borcuna sadık. Ancak basına geçmiş yıllarda da yansıdığı üzere yaklaşık 40–50 bin kişilik bir kesim var ki borç alıp ödememeyi adeta alışkanlık hâline getirmiş durumda. Af ve yapılandırma gibi düzenlemelerden de en çok bu kesim faydalanıyor.
Mahkûmlara yönelik infaz düzenlemeleri çıkarılıyor, cezaevleri boşaltılıyor. Ancak özellikle hırsızlık, dolandırıcılık, gasp, darp, yaralama ve öldürme gibi suçlardan hüküm giyenlerin önemli bir bölümünün kısa süre içinde yeniden suç işleyerek cezaevine döndüğüne ilişkin pek çok rapor kamuoyuna yansımış durumda.
Vergi afları açısından tablo çok farklı değil. Türkiye'de bazı büyük şirketlerin bu konuda başı çektiği sık sık dile getirilen bir gerçeklik. Devasa şirketler çeşitli teşvik ve istisnalar sayesinde devlete neredeyse sıfıra yakın vergi öderken, küçük işletmeler ve sıradan vatandaş vergisini günü gününe ödemek zorunda kalıyor. İşin ilginci, birkaç kuruşluk alacağı için şahin kesilen kurumlarımız, milyonlarca hatta milyarları bulan alacaklar söz konusu olduğunda aynı kararlılığı göstermiyor.
Bütün bunlar, Türkiye'de aflara ve cezalara karşı adeta "bağışıklık geliştirmiş" bir kesimin oluştuğunu düşündürüyor.
Bu durum doğrudan gelir dağılımını da etkiliyor. Çünkü haksız kazançla zenginleşen bir kesim oluşuyor. Türkiye İstatistik Kurumu'nun Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarına göre en yüksek gelir grubundaki yüzde 20'lik kesim toplam gelirin yaklaşık yüzde 48'ini alırken, en düşük yüzde 20'lik kesimin payı yalnızca yüzde 6,4 seviyesinde kalıyor. Peki vergiyi kim ödüyor Alt sınıflar ve giderek daralan orta sınıf.
"Alacağına şahin olmak" denilince aklıma yıllar önce Ankara'da yaşadığımız bir olay geliyor. Sanırım yıl 98 ya da 99'du. ASKİ'den gelen bir tebligatta, 8–9 yıl önce ödenmediği belirtilen bir su faturası için faizleriyle birlikte yaklaşık 100–150 TL tutarında bir borcun 15 gün içinde ödenmesi gerektiği, aksi takdirde icra süreci başlatılacağı yazıyordu. Annem o yıllarda elektrik, su ve emlak vergisi gibi tüm ödemelerin makbuzlarını titizlikle saklardı. 1980'lerden itibaren yüzlerce makbuzun bulunduğu kutuda aradık; ancak o aya ait faturayı bulamadık. Buna karşılık aynı döneme ait diğer faturaların tamamında geçmiş dönem borcu "0 TL" görünüyordu. Buna rağmen "fatura ibraz edilemediği" gerekçesiyle söz konusu bedel bizden tahsil edildi. Devlet, işine geldiğinde affetmiyordu.
Devletin bu seçici refleksleri yalnızca vergi alanıyla da sınırlı değil. Özellikle pandemi döneminde hızla artan hobi bahçeleri bugünlerde sık sık gündeme geliyor. Yıllarca tarım arazilerinin parsel parsel bölünmesine fiilen göz yumuldu. Üstelik yalnızca küçük ölçekli yapılar değil, TOKİ projeleri ve büyük firmaların konut projeleri de aynı süreçte yükseldi. Daha birkaç gün önce Kanal İstanbul proje alanında, bölgenin su havzaları üzerinde yükselen lüks konut inşaatlarının görüntüleri basına yansıdı.

15