Geçen hafta köşemizde din kavramı, din ve İslâmiyet ilişkisi üzerinde durmuş ve din kelimesinin İslâmiyet dışındaki inanç sistemleri için kullanımının hatalı olduğunu ifade etmiştik.
Devam edelim.
Ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: "Dinlerinde ayrılığa düşerek fırkalara bölünenlere gelince, sen hiç bir hususta onlardan değilsin. Onların işi Allah'a aittir; işleyip durduklarını sonra kendilerine o bildirecektir"(En'am: 159)" ayeti; dini, İslam olan birilerinin yaptıkları sebebiyle İslâmiyet'i böldüklerinden bahsederek din kelimesi ile İslâmiyet'i bir kez daha aynileştiriyor.
Bu sebeple, geçmişte "dinler arası diyalog" söylemiyle atılan pek çok adımın akamete uğraması ve ciddi tenkitlere konu olması sebepsiz ve haksız değildir. Hata, daha baştan isimlendirmede yapılmış; ilk düğme yanlış iliklenince, devamı da aynı istikamette gelmiştir. Zira İslâmî bakış açısına göre, hak ve geçerli din İslâm'dır; bunun dışında bir "din" telâkkisinden söz etmek mümkün değildir.
Yahudîler, dinlerini ırklarına mahsus kılarak aslî vasfından uzaklaştırmıştır. Bu süreçte inançlarını öyle bir tahrife uğratmışlardır ki—hâşâ—Hz. Yakub'a (as) yenilen bir Tanrı tasavvuruna dahi yer vermişlerdir. Hıristiyanlar ise Hz. İsa'yı (as) bir yandan ulûhiyet makamına yükseltmiş, diğer yandan kulları tarafından çarmıha gerilen bir "tanrı" anlayışıyla açık bir inanç çelişkisine düşmüşlerdir.
Buna mukabil, kimi çevreler de sûret-i haktan görünerek kelime-i tevhid'i ikiye ayırmış, bu yolla yeni ve farklı bir inanç sisteminin kapısını aralamışlardır. Bunların hiçbirisi, Küll-i Şey'in Kadîr olan Allah ve gönderdiği mukaddes İslâmiyet dininin ölçüleri ile telif edilebilir fikirler değildir
Din gibi tek karşılığının İslamiyet olması gereken kelimelerin yerli yersiz kullanılması, tamir edilmesi zor inhiraflara yol açabilir.
Unutmayalım ki, Pavlus da Hıristiyanlığı, zamanın hâkim Roma siyasetine uydurarak teslisle paganlaştırmış ve Hıristiyanlığı din olmaktan çıkarmıştı.
İnsanlığın yegâne huzur kaynağının İslâmiyet olduğu; İslâmiyet'in ise en küçük meselelere varıncaya kadar açıklama getirdiği ve hiçbir boşluk bırakmadığı tarihî ve itikadî bir vakıa iken, söz konusu noktalarda gerekli hassasiyeti göstermemek ciddi sonuçlar doğurabilir. İnsanlığın huzuru, birlik ve beraberliği gibi iyi niyetlerle dahi olsa, beşerî düşünce ve sistemleri İlâhî iradenin önüne geçirmek, uzun vadede kime ve neye hizmet edeceği iyi düşünülmesi gereken bir konudur.

24