Bir zamanı daha, içimizde hafif bir sızıyla uğurladık. Takvim yaprakları değişirken, bayramlar da eskisi gibi gelmez oldu sanki. Oysa bir zamanlar, bayram demek; çocuk kalbinin heyecanla çarpması, gecenin bir türlü bitmek bilmemesi demekti.
Arefe gününün ayrı bir kokusu vardı. Annemin rahmetli elleriyle yaktığı kına hâlâ avuçlarımda gibi… Sabah uyandığımda ilk işim, o kınanın nasıl tuttuğuna bakmak olurdu. Başucumda duran naylon ayakkabılar, belki de dünyanın en kıymetli hazinesiydi benim için. Bayramlıklarım ise hayranlıkla izlediğim birer rüya gibi… Sabahı zor ederdim, çünkü o sabah başka sabahlara benzemezdi.
Gün ağardığında evin içi bayram olurdu. Annem, babam, kardeşlerim… Hep birlikte kurulan o kahvaltı sofrası, sadece yemek değil, sevgiyle dolup taşardı. Ardından başlayan o tatlı telaş… Günler öncesinden hazırlanmış baklavalar, sarmalar, şekerler… Kapı çalar, misafir gelir, gönüller açılırdı. Bayram, aslında paylaştıkça çoğalan bir mutluluktu.
Şimdi ise zaman başka türlü akıyor. O kalabalık sofralar, o neşeli sesler birer hatıraya dönüştü. Bazılarımız için bayram sabahı, bir mezar taşının başında başlıyor artık. Bir Fatiha, bir dua… Ve içimizde tarifsiz bir özlem.

15