Trump, Netanyahu'ya niçin sövdü

İsrail birçok defa olduğu gibi Lübnan'da ateşkes anlaşmasını ihlal etti ve vahşice saldırdı. Büyük acılara sebep olan bu saldırılar karşısında geçmişle kıyas edilemeyecek düzeyde itiraz sesleri yükseldi. Birkaç Kuzey Avrupa devleti ve ABD dışında artık İsrail'i, destekleyen herhangi bir ülkenin varlığından söz edilemez. Hindistan ve Yunanistan gibi ayrıca değerlendirilmesi gereken ülkeler İsrail'i hâlâ destekliyor fakat dünya genelinde İsrail'e halkıyla birlikte gönülden sempati besleyen herhangi bir ülke kalmadı. Kuzey Avrupa devletlerinin İngiltere ve ABD ile birlikte İsrail'e desteğini ise geleneksel kalıpların dışında değerlendirmek gerekiyor. Birkaç defa ifade ettiğimiz gibi geçmişte Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD'nin İsrail'le ilişkisi Yahudi gücü ve Holokost kavramları çerçevesinde değerlendirilirdi. Bugün artık Yahudi gücü ve Holokost kavramları açıklayıcı bir çerçeve sunmuyor. İsrail'i dokunulmaz kılan, inanılanın tam aksine, Anglosakson ve Protestan ülkelerin sınırsız desteği idi. Bu destek de kolonyalizm ve emperyalizm çerçevesinde izah edilebilir. Nitekim 7 Ekim'den sonra bu yeni çerçeve bizde de yaygınlık kazanmaya başladı.

Bir millî mücadele hareketi olarak HAMAS'ın İsrail'e teslim olmaması ve Filistin halkının bu mücadele içinde topyekûn varlık göstermesi tarihî bir sürecin birkaç noktadan kırılmasına yol açtı. İran'ın da HAMAS'ın İsrail karşısında diz çökmemesinden çok farklı düzeyde etkilendiğini söyleyebiliriz. İran HAMAS ilişkilerinde Filistinlileri edilgen bir konuma indirgemek çok ciddi bir değerlendirme hatasıdır. İleride çok daha soğukkanlı analizlerle Gazze direnişinin yol açtığı değişimler görülecektir. Hatırlanacağı gibi İsrail vahşetinin ilk günlerinde Gazzeliler adeta yapayalnız kalmıştı. Buna rağmen İsrail ordusu belki ilk defa bu kadar sert bir direnişle karşılaştı. 7 Ekim'den sonra genel hava Gazze'nin ve Filistinlilerin kaybedeceği yönündeydi. Hatta HAMAS'ın İsrail tarafından oyuna getirildiği de konuşulmuştu. Bundan dolayı analizler Filistinlilerin edilgenliği kabulü üzerinden yapılırdı. "İnanç sıçraması" kavramı Filistinliler ve Gazze direnişi için daha önceden kullanılsa da Yahya Sinvar'ın 7 Ekim çıkışı için aynı tanımlama yapılabilirdi. Hatırlanacağı gibi bu tarihten önce Arap ülkelerinin İsrail'le ilişkisi Filistin'in yok sayılması üzerine geliştirildi. Filistin gözden çıkarılacak bir sorun olarak görülüyordu. 7 Ekim'den sonra Hizbullah dahi HAMAS ile eş zamanlı bir hareket içine girmekten kaçındı.

Anglosakson, Germen, Protestan Avrupa ve ABD'nin İsrail'le ilişkilerinde de HAMAS'ın ve Filistinlilerin çok kalıcı bir etkiye sahip olduğunu görmemiz gerekir. Yukarıda ifade ettiğim gibi bu ülkelerin İsrail'e ve Yahudilere boyun eğdiği düşünülür, Almanların ise Holokost'un bedelini ödemek zorunda kaldıklarına inanılırdı. Bu ülkeler de gerçek kimlikleri ile 7 Ekim'den sonra sahnede yerlerini aldı. Almanya ve İngiltere hiç olmadığı kadar görünür hâle geldi. ABD'nin, zaten, perde gerisinde kalmak gibi bir endişesi yoktu. 7 Ekim'den sonra bu ülkelerin İsrail'le ilişkisinin çok farklı bağlamlarda kurulduğunu hissetmeye başladık. Bugün aradan geçen iki buçuk yıldan sonra İsrail'in soykırım ve savaş suçlarını araçsallaştırdıklarını konuşuyoruz. Almanya bu suçlara dâhil olarak dünya siyaset sahnesine dönüyor. Çok ilginç bir şekilde İngiltere'nin Siyonizm'le ilişkisi de bu dönemde anlamsız bağlamlardan çıkarılarak yerli yerine oturtuluyor. Siyonizm, İngiltere'nin ulusal kimliğinin bir parçasıydı fakat bu hakikat daima gözlerden uzak tutuldu. Bu kimliğin "ötekisi" Filistinlilerle sınırlı değildir. Beyaz, Germen, Anglosakson, Yahudi, Protestan ve Siyonizm potası dünyaya yeni bir kimlik sunuyor. Katolik dünyanın Filistinlilere desteğini de bu karşıtlık içinde değerlendirmek gerekir.