Coğrafyamızdaki iki önemli kolonyal proje en gelişmiş hâliyle İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri'dir. Koloni hâlâ sömürge kavramıyla eş anlamlı olarak görüldüğü için bu iki projenin kendine özgü nitelikleri ve birbirine göre farkları üzerinde durulamıyor. Hatta iki ayrı devlet olduğu için bu iki devlet din eksenli kategorilere bile dâhil edilebiliyor. Bunun sonucunda iki ayrı kolonyal projenin ortaya çıkardığı sorunlar tam olarak tahlil edilemiyor. Bu sebeple BAE'nin merkezinde olduğu inanılmaz derecede kötü hadiseler, yöneticilerin Müslüman vasfından dolayı büyük bir şaşkınlığa sebep oluyor. Üstelik BAE merkezli göz kamaştırıcı zenginlik "sömürüyorlar" fiili ile de hiçbir şekilde örtüşmüyor.
BAE'li elitlerin İslam coğrafyasında meydana getirdiği yıkım anca son birkaç yıldır kamuoyunun dikkatini çekmeye başlamıştır. Gazze'de meydana gelen soykırımdan sonra BAE ve İsrail'in aynı doğrultuda hareket ettiğinin ortaya çıkmasıyla birlikte sorunun başka bir bağlamda tahlile ihtiyaç gösterdiği iyice anlaşılmıştır. İran'a yönelik saldırıyla birlikte bu iki kolonyal yapının çok daha ileri düzeyde birlik oluşturacakları da aşikârdır.
İsrail, BAE'den farklı olarak bir yerleşimci kolonidir. Yerleşimci kolonilerle ilgili de ciddi bir kavramsal sorun var. "Sömürüyorlar" fiili yerleşimci koloniler için de anlamsızdır. Kavramsal sorunlar BAE ile İsrail arasındaki benzerlik ve farklılıkları da görünmez kılıyor. Örneğin BAE'deki yerli ile göçmen ayrımı İsrail'de görülmez. Çünkü BAE'de faal bir unsur olan göçmenlere yerleşimci statüsü verilmemiştir. İsrail'de ise göçmenler yerleşimci statüsü ile bu koloniye akın etmişlerdir. Patrick Wolfe'un "Settler colonialism and the elimination of the native" başlıklı makalesi yerleşimcilerin kim olduğunu anlamak bakımından çok önemlidir. BM Özel Raportörü Francesca Albanese'nin Batı Şeria'daki yerleşimci terörüyle ilgili raporunda bu önemli makaleye atıf yapıldığını belirtmek isterim. Francesca Albanese, şirketler ve devletlerle ilgili raporlarda kolonyal projelerle emperyal destek arasındaki anlamlı bağı çok güçlü verilerle ortaya koymuştur. Benzer çalışmaların ileride BAE için de yapılacağını düşünebiliriz. İkisi arasındaki farklar ve benzerlikler de böylelikle açıklığa kavuşacaktır.
BAE daha çok İngiltere'nin imparatorluk kolonilerine benzemektedir. Bunlar istismar kolonisi özelliğini de taşımazlar. Jeopolitik ve lojistik ağlarındaki değeriyle anlam kazanan bu tip koloniler bir nevi ada koloni statüsündedir. Çok ciddi bir karşılaştırma yapma imkânımız yok fakat BAE'nin, ürettiği zenginlik bakımından Singapur ile benzerliği dikkat çekicidir. Emperyal destek sayesinde ulaşılan zenginlik, yerli unsurların yerel ve bölgesel dinamiklerle uyum içinde hareket etme kabiliyetini aşındırıyor ve yok ediyor. Bu, BAE örneğinde açıkça görülmektedir. Bu türden kolonilere emperyal desteğin devamlılığını da jeopolitik değer ve lojistik ağlar içinde düşünmek gerekir. Bu alandaki değişim emperyal desteği boşa düşürecektir. Aslında dekolonizasyon süreçlerini biraz da bu çerçevede takip edebiliriz. Elbette dekolonizasyon kavramını millî kurtuluş hareketlerini göz önünde bulundurmadan tartışmak anlamlı değildir. Bugün BAE'de herhangi bir bağımsızlık mücadelesi görülmediği hâlde tersine nüfus hareketliliğinin yaşanması dekolonizasyon sürecini hatırlatmaktadır. Muhtemelen emperyal desteğin azaldığını içeridekiler daha iyi gördü.

3