İsrail'den sonra Filistinlilerin karşısına yıkıcı bir güç olarak ABD çıktı. Filistinliler on beş ay boyunca Siyonist İsrail'in bütün saldırılarına direndi ve ateşkes anlaşması imzalandı. Bu yeni dönemin bir süre devam edeceği yönünde zayıf da olsa ihtimal vardı. Fakat ABD'nin yeni başkanı ateşkes anlaşmasına destek vermesine rağmen Gazzelilerin yıkıntılar arasındaki evlerine dönüş sevincine gölge düşürmek istercesine savaşı yeniden başlatma tehdidi savurdu. Bundan daha ilginci ise Gazze'ye çökme niyetini açıklamasıdır. Trump, Gazze'yi bir emlak anlaşması ile ABD'nin üstüne geçirmek istediğini açıkça ifade etti. Ne yazık ki genel kanaatin aksine bu çıkış Trump'ın kişisel özellikleri ile açıklanamaz. Bu ifadeler, ABD'de güçlü bir grubun dünya hakkında beslediği fikirlerin görünür hâle gelmiş biçimidir. Muhtemelen Gazzelilerin ve umumen Filistinlilerin direnecek gücünün kalmadığına inanıyorlar. İsrail de ABD'nin bu yeni çıkışına itiraz etmedi. Zaten İsrail'in temel ideolojisi de ABD'ye hâkim olan bu çevrenin eseridir. ABD'nin bu yeni çıkışı İslam coğrafyasında derin izler bırakacaktır.
Eğer bir tarih kesitini öne çıkarmak gerekirse 2013'ten itibaren Avrupa ve Batı gibi genel kavramlar geçmişten devralınan itibarlarını kaybetmeye başlamıştı. Bu tarihte Mısır ve Türkiye, renkli devrimlerin devamı olarak yeniden Batı yörüngesine oturtulacaktı. Mısır içeriden müdahalelerle fabrika ayarlarına döndü fakat bu, darbecilerin Batı adına hareket etmesinin sonucuydu. Aynı dönemde ABD, Almanya ve Fransa darbe ile başa gelen yeni yönetime destek olmak için Batı sistemini itibarlı hâle getiren payandaları yıkmada adeta yarıştı. Mursi yönetimini yıktılar fakat asıl zararı Batı sistemi gördü. Aynı tarihte Türkiye'de de kitlesel gösterilerin hedefinde Erdoğan vardı. Almanya, Fransa, İngiltere ve ABD Türkiye'de de Gezicileri destekledi. Eğer Erdoğan'ı devirmiş olsalardı Batı sistemine zarar vermiş olmayacaklardı. Fakat adı geçen devletler bu olaylarda da görünür olmayı istememiştir. 15 Temmuz 2016'da da darbecileri desteklemiş olmalarına rağmen bağımlı unsurlarla ilişkilerini gizlediler. Bu devletler İsrail'le ilişkilerinde de gizliliğe önem verdi.
Son dönem olaylarını izah etmek için Arap Baharı kavramını merkeze koymanın doğru olmadığını söyleyebilirim. Bu kavramı merkeze koyanlar "oyun" kavramının çağrışımlarından faydalanıyor. Hâlbuki Mısır başta olmak üzere Libya, Tunus ve Fas'ta Avrupa kolonyalizmine karşı mücadelenin uzun bir tarihi var. Bu tarih düz bir çizgide devam etmedi. Suriye'de de 1920'den sonra hadiseler karmaşıktır. Fakat Avrupa kolonyalizmi karşısına çıkan gruplar her zaman vardı. Koloni ve manda yönetimlerin bir sonucu olarak bağımlılık ilişkileri çok daha belirgindi ve Akdeniz'i kuşatan İslam coğrafyasında bağımsızlık mücadelelerinin kimliği de bu mücadele içinde şekillendi. Marksist, Milliyetçi ve İslamcı gruplar hem kolonyal hâkimiyete hem de bağımlı yapılara karşı amansız bir mücadeleye girişti. Mısır'da Mursî yönetimi birdenbire karşımıza çıkmadı. Suriye'de de muhalifler bir sabah uyandıklarında sokağa dökülme kararı almadılar.

97