"Yahudilik ve Masonluk" kitabının Harun Yahya müstearıyla yayımlanmasının üzerinden neredeyse kırk yıl geçmiş. Bu kitap ilk yayımlandığında çok ses getirdi, o dönemde hemen hemen her yerde görebiliyorduk. Ben de birkaç defa içeriğine şöyle bir göz atmıştım. Yıllar sonra Harun Yahya imzalı kitabı niçin okumak istemediğimi daha iyi izah edebiliyorum. "Yahudilik ve Masonluk" kitabına kadar okuduğum kitaplar, takip ettiğim dergiler ve tartışma konularımız belirli bir doğrultudaydı. Bu yeni kitap okumak isteyeceğim kitaplardan biri değildi. Çünkü arada çok ciddi bir yaklaşım farkı vardı.
Harun Yahya'nın kitabı, Türkiye'de çok uzun bir süredir varlığını sürdüren ve oldukça kapsayıcı bir yaklaşım biçimine göre yazılmıştı. Yahudiler, Masonlar, gizli örgütler ve dünyayı yöneten birkaç aile aslında bir yaklaşım biçimine işaret ediyordu ve ne yazık ki bu yaklaşım biçimi son dönemde sızdırılan belgelerle birlikte eski gücüne yeniden kavuştu. Tespit edebildiğim kadarıyla bu türde ilk kitaplar 1930'ların başlarında ortaya çıkmış. Ne yazık ki bu türden yayımların hedefinde muhafazakâr kesim vardı. 1980'lerde ciddi bir atılım dönemini yaşayan İslamcı yayınlar arasında ise bu türden kitaplar görülmüyordu. Bunu fark ettiğimde ise Harun Yahya'nın kitabı karşısındaki tutumumun kişisel olmadığını anladım. İki yaklaşım biçimi arasında mühim bir fark vardı. Dönem çalışan arkadaşlarımızın bu türden farkların üzerine gitmesi çok daha isabetli olur kanaatindeyim. Gerçekten de anlam bu farklılıklardan doğmuştur.
Yahudiler, Masonlar, gizli örgütler ve dünyayı yöneten birkaç aile kavram ve ifadelerine uzak durmamız sebepsiz değildi. Bu kavram ve ifadeler sistemli bir yaklaşımın sonucunda ortaya çıkmamıştı ve zihni bulanıklaştırıyordu. Çünkü somut bir karşılığı yoktu. Üstelik bu yaklaşım biçimi ile hadiseleri anlamlı bir şekilde tahlil etmek de mümkün değildi çünkü gerçekliğe ışık tutmuyor ve anlam belirsizliğine yol açıyorlardı. Gücü her şeye yeten hayali düşmanlara tanrısal bir güç izafe edildiğinin fark edilmemesi oldukça şaşırtıcıydı. Böylelikle hadiseler tesadüflere göre izah ediliyordu. Bunun ise zihin açıcı olmayacağını yaşayarak gördük. Bu duruma en çarpıcı örnek İsrail'in varlığıdır. İsrail'le ilgili literatürü eleştirel bir gözle taramak gerektiğine yürekten inanıyorum. Geçmişe yönelik sistemli bir çalışmaya çok fazla ihtiyaç var. Örneğin daha 1960'ların ikinci yarısında Sezai Karakoç, İsrail'i Batı Avrupa devletlerinin kolonyal bir uzantısı olarak tanımlarken çoğunluk olayların arkasında İngiltere ve ABD'yi görmekten çok uzaktı. Bu, basit bir ayrışma değildi. Zaman içinde İngiltere ve ABD'ye ve genel olarak Batı medeniyetine yönelik bir hayranlığın gittikçe genişlemesi ve derinlere nüfuz etmesi hâlâ açıklama gerektiren bir muammadır. İslamcılık düşüncesi ise bu ayrışmada taraftır ve taraf olduğu için de farklı bir yol çizmiştir.
7 Ekim 2023'ün düşünce dünyamızda çok ciddi yansımalarının olması gerekiyor. İsrail'i Yahudi ilahiyatının içinde tartışmak anlamlı değildi. Evet, Yahudi ilahiyatını ve tarihini tamamen göz ardı etmek doğru değil fakat Siyonizm'i Yahudilik, Masonlar, gizli örgütler ve dünyayı yöneten birkaç aileye indirgemek de mümkün değil. 7 Ekim'den sonra bu herhangi bir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde ortaya çıktı. Filistinliler dünyaya çok başka şeyler anlattı. Bütün dünya ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Kanada, İtalya, Macaristan gibi devletlerin İsrail'le birlikte soykırıma ortak olduklarını gördü. Filistinlileri soykırımına uğratan kolonyal yayılmacılık saldırılarında yer alması için Hindistan da adamlarını İsrail'in saflarına katmıştı. Bu devletlerin birkaç ailenin güdümünde hareket ettiğini düşünmemiz çok tuhaf olurdu ve ne yazık ki çok kimse böyle düşündü. Üstelik bu ülkelerde sorumluluk makamında yer alan birçok etkili kişi dinî bir savaş içinde olduklarını söyleyerek iz kaybettirmeye devam etti.

6