British Museum'ın Filistin adını sergi, pano, tanıtıcı afiş ve haritalardan silmesinden sonra Siyonist İsrail'le ilgili tartışmalar hız kesmedi. Türkiye'de pek çok kişi hâlâ Siyonist Yahudilerle ilgili hadiseleri gizli örgütler, teşkilatlar ve bâtınî inançlara bağlı gruplar merkezinde değerlendirme eğilimdedir. Buna karşın, Siyonizm'i kolonyal bir ideoloji olarak değerlendirenler ise gelişmeleri sistemli bir analiz çerçevesine göre tahlil ediyor. Bu sebeple British Museum gibi kolonyal kurumların Filistin adını silme kararının, belirli bir bağlam içinde değerlendirilmesine ve benzer olaylarla ilişkilendirilmesine yönelik çalışmalarla daha fazla karşılaşıyoruz. Buradan hareketle ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin Siyonist İsrail'in yayılmacı saldırganlığı çerçevesinde işlediği bütün suçların, Batı toplumları tarafından desteklenmesi gerektiği yönündeki çıkışını da aynı çerçevede ele almamız gerekiyor.
Huckabee Siyonizm'i, Yahudi ilahiyatı çerçevesinde dinî bir mesele olarak sunarak Yahudilik ve Hristiyanlık tarihi ile ilişkilendirmeye çalıştı. Huckabee, tekrar vaat edilmiş topraklar diyerek bilinen açıklamaları yaptı. Bundan sonra belki de ilk defa Batı kamuoylarında Huckabee ve onun gibilere çok sert ve yaygın bir tepki doğdu. Onlar da İsrail'in kolonyalist yayılmacılığı ile dinler tarihi arasında doğrudan bir ilişki kurulmasına şiddetle karşı çıktılar. Filistinlilerin olağanüstü direnişi ile tetiklenen bu karşıtlığın son derece önemli olduğuna inanıyorum. Bu çerçevede şöyle bir tablo ortaya çıktı: Bir tarafta İsrail'i dinî bir mesele olarak görüp Hristiyanlar ve Yahudiler arasında dinî düşünceyi ve duyguları yaygınlaştırmaya çalışan seçkinler zümresi durmakta, diğer tarafta ise Batı toplumlarında yeni bir "dip dalga" yükselmektedir. Birinci gruptakiler "müesses nizamı" temsil ediyor. Bunun karşısında ise teşekkül halinde bir fikir yükselmektedir. Filistin adını silme girişimi sıradan bir hadise değildir.
Dinî bağnazlık sıfatının Batı dünyasına yakıştılmayacağını tahmin etmek zor değil. Eğer Avrupa tarihi üzerine kalıplaşmış yargılarla bir konuşma yapılsaydı herhalde aydınlanma döneminin hâkim bakış açısına göre dinî bağnazlık kavramı yadırganmazdı. Bizde "ortaçağ, aydınlanma dönemi, dinî bağnazlığa karşı özgürlüklerin galebe çalması" gibi sıradan kavram ve ifadeler hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Bu sebeple Mike Huckabee gibi "aydınlanma dönemi" insanlarının sözleri görmezden gelinebiliyor. Bu sebeple Orhan Pamuk gibi "Ortadoğulu erkeklerin kafası" diyerek, bizde geçerli olan mevcut bağlamı yeniden tahkim etmeye çalışanları ciddiye almamız gerektiğine inanıyorum. Aynı anda laiklik adına bildiri yayımlayarak "siyasal İslam" düşmanlığını yeniden hortlatmak istemelerini de sıradan bir cehalet örneği olarak görmemek gerekir. Onlar da yeniden din merkezli bir değerlendirmeye alan açıyorlar. Huckabee'nin konuşmasıyla bu kesimin tavrı arasında paralellik göze batacak boyutlardadır. Bunlar da bugün bütün dünyayı hayrete düşüren sapkınlıkları Avrupa'nın kolonyal tarihi içinde değerlendirmekten uzaktırlar. Batı kamuoylarında kolonyalizm karşıtı literatürün ciddi bir karşılığının olduğunu görebiliyoruz fakat bu literatür Türkiye'ye oldukça sınırlı bir düzeyde yansımaktadır. Bu yönde geniş katılımlı bir gündemin oluşmaması da şaşkınlık ve hayreti muciptir.

8