Arap Baharı'ndan Suriye Devrimi'ne

Suriye Devrimi tamamlanmış bir süreç değildir. Çoğunluk için şaşırtıcı bir hadise olduğundan hem bölge ülkeleri hem de büyük güçler ilk anda nasıl bir tavır göstereceklerini bilemediler. Belki şaşkınlık dönemi geride kaldı diyebiliriz fakat aktörlerin yeni bir siyaset geliştirebildik-lerini söylemek de o kadar kolay değil. Sadece eski alışkanlıklar tekrar nüksetti. Özelikle Almanya ve Fransa gibi kıta Avrupa'sı ülkeleri PKK ve PYD vb. terör örgütleriyle doğrudan temas kurmakta bir sakınca görmüyor. Ayrılıkçı hareketleri destekleyerek Türkiye, Suriye ve Irak üzerinde eskisi gibi baskı kurabileceklerini düşünüyorlar. Bilindiği üzere Avrupa ülkeleri 1980'li yıllardan itibaren açıkça adı geçen ayrılıkçı terör gruplarını destekliyordu. Suriye Devrimi devletlerin bağımlı ve güdümlü gruplar karşısında sürekli edilgen bir durumda kalmayacağını gösterdi. Suriyeliler büyük devletlerin uzantılarını bertaraf ederek yeni bir fikri hayata geçirdi. Fakat devrim tamamlanmış değildir.

Güçlü devletlerin bölge politikası 20. yüzyılda ortaya çıkmış değildi. Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD daha on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı coğrafyasında çok yönlü faaliyetlere başladılar. Bu ülkeler İslam toplumlarının kendi aralarında sorunlar yaşamasına sebep oldu. Özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra fikrî bağlamda Arap milliyetçiliği ve diğer milliyetçi akımların kaynağında bu sorunları görebiliriz. Suriyeli aydınlar Arap milliyetçiliği anlatısından etkilenmişti. Bu türden fikirleri azınlıkçı ideolojilerden beslenen Baas gibi yapıların temsil etmesi bile kimi aydınlar üzerinde uyarıcı bir etkiye sahip olmadı. Azınlık okulları da 19. yüzyılın başlarından itibaren azınlıkçı ideolojilere ve farklı milliyetçiliklere kaynaklık etmiştir. Elbette bu okullar güçlü devletlerin nüfuz aracıydı.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarını coğrafyamızın aslî unsurlarının birbirlerine karşı büyüttükleri önyargılar açısından yeniden değerlendirmek gerekiyor. Bu, özellikle tarih yazımı için elzemdir. Avi Shlaim'in "Filistin'i Bölüşmek" adlı kitabında Osmanlı sonrası siyasî yapıyı anlamak bakımından oldukça önemli bir ayrıntıya dikkat çekilmiş. Shlaim'a göre Şerif Hüseyin ve oğullarıyla İbn Suud'un kuvvetleri arasında fikrî bakımdan hiçbir fark yoktu. Şerif Hüseyin'i İngiltere Dışişleri Bakanlığı, İbn Suud'u ise İngiliz Hindistan'ı destekliyordu. Bugünkü ifade ile birini küresel şirketler, diğerini İngiliz derin devleti destekledi dememizin sakıncası yok. Bütün fark bundan ibaretti. Bu fark Arap milliyetçiliğine kaynaklık edemezdi fakat yirminci yüzyılda Baas gibi siyasî yapılar temsil hakkını kendinde görmüştür. Eğer derin yapı üzerinde çalışmalar oryantalist hegemonyayı kırabilseydi Arap milliyetçiliğinde İngiltere, Fransa ve Siyonizm karşıtlığının neredeyse tek belirleyici kaynak olduğunu görebilirdi. Vehhabî kimliğini çok daha farklı bir bağlamda ele almak gerekir. Nitekim bugün Arap coğrafyasında büyük güçlerin güdümündeki yapılarla bağımsızlık taraftarları arasında yeni bir ayrışma yaşanmaktadır. Bu ayrışmayı özellikle Arap Baharından itibaren çok daha net görüyoruz.