Bazı teşekkürler zamanında edilemez. Bu yazı, Yeşil Deniz dizisine gecikmiş bir teşekkürdür.
Bazen bir kitap, bazen bir film, bazen de bir dizi; içimizde tarif etmekte zorlandığımız bir hüzün bırakır. Aslında bizi hüzünlendiren şey gördüğümüz sahneler değil, o sahnelerde hatırladığımız güzelliklerdir.
Güzel dostluklara hüzünleniriz; çünkü dostluğun ne kadar kıymetli olduğunu biliriz. Güzel paylaşımlara hüzünleniriz; çünkü paylaşmanın insanı nasıl zenginleştirdiğini hissederiz. Fedakârlıklara, affediciliğe, vefaya ve samimiyete hüzünleniriz; çünkü hayatın aslında bunlarla güzelleştiğini unutmuşuzdur.
Demek ki hüzün her zaman karanlık bir duygu değildir. Bazen hüzün, insana yol gösteren sessiz bir rehberdir. Kaybetmeye başladığımız güzellikleri yeniden hatırlatır. Bize; "Böyle dostluklar olmalı, böyle arkadaşlıklar yaşanmalı, böyle aileler kurulmalı, insanlar birbirlerine böyle davranmalı" der.
Üstelik bütün bunlar ulaşılması zor idealler de değildir. Hâlâ bugün güzel arkadaşlıklar kurulabilir, güzel dostluklar yaşanabilir, aileler sevgiyle ayakta tutulabilir, iş ortaklıkları güven ve sadakat üzerine inşa edilebilir. Bunun için büyük fedakârlıklardan çok, vicdanın sesini dinlemek yeterlidir.
Çünkü nasıl iyi bir dost olunacağını, nasıl güzel bir arkadaş olunacağını, bir ailede, iş yerinde veya sokakta nasıl güzel insan olunacağını vicdan zaten bize fısıldamaktadır. Mesele o sesi işitebilmektir.
Galiba bizim asıl problemimiz vicdandan gelen sinyallerin zayıflaması değil; o sinyalleri duymamak için gönlümüzün antenini başka taraflara çevirmemizdir.
Yeşil Deniz dizisini seyrettiğim zamanlar, sanki bambaşka bir iklime yolculuk yaptım. Çocukluğuma döndüm. Anadolu'nun dört bir yanına dağıldım. Kuşların kanadına takılmış hasret mektuplarına, yarım kalmış sevdalara, gurbetlere, dostluklara ve ne kadar bizden uzaklaşmış olduğu hakikatine misafir oldum.
Dizinin adı Yeşil Deniz'di. Fakat bende bıraktığı iz, zamanla bir Hüzün Denizi'ne dönüştü.
Dizinin her dinlediğimde içimde tatlı bir hüzün bırakan o müzikleri beni sadece bir kasabaya değil, kaybetmeye başladığımız bir insan iklimine götürdü.
Aslında bütün televizyonlar, bütün yapımcılar daha çok bizden olan hikâyeleri anlatsalar ne güzel olurdu. Dünyaya bizi anlatan diziler çoğu zaman ihanetleri, aldatmaları, tüketim çılgınlığını, gösterişi ve bitmek tükenmek bilmeyen hırsları sergiliyor. Oysa bu toprakların hakikati bundan ibaret değil.
Türkiye'nin büyük çoğunluğu Boğaz manzaralı yalılar içinde yaşamıyor. Bu memleketin insanları küçük evlerde, kalabalık sofralarda, mütevazı hayatların içinde yaşıyor. Aynı çorbayı muhabbetle kaşıklıyor, aynı ekmeği bölüşüyor, aynı çayı bir ziyafet neşesiyle yudumluyorlar.
Dizideki insanlar kusursuz değildi ama samimiydiler.
Fakirlerdi ama birbirlerine zengindiler.
Evleri küçüktü ama gönülleri genişti.
İmkânları azdı ama umutları çoktu.
Sağdıçlar, bir gazozu paylaşarak içmenin mutluluğunu biliyorlardı. Komşunun derdiyle dertlenmeyi, dostun sevincini kendi sevinci bilmeyi unutmamışlardı. Sohbetleri güzeldi. Dostlukları güzeldi. Arkadaşlıkları güzeldi. Yardımlaşmaları güzeldi.

31