Hani inançlara eşit mesafede olacaktınız ve hiç kimseyi inancından dolayı yaşadığına pişman etmeyecektiniz. Hani özgürlük, demokrasi getirecektiniz Ama tek parti döneminin baskıcı rejimi ile insanlara en büyük acıları yaşattınız. Özellikle Müslümanlara... Sanki Müslümanlara İstiklal mücadelesinde verdikleri mücadelenin cezası olarak, bu vatanı emperyalistlerden kurtarmanın cezası olarak zulmettiniz. İnancına, hürriyetine, sarığına, kıyafetine el uzattınız. Ezanını değiştirdiniz, camilerini ahır ettiniz. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir zulüm yaşattınız adeta. Laiklik, bütün inançlara eşit davranmak değil, Müslümanlardan intikam almak için bir sopa oldu ve bu sopayı Müslümanların sırtına acımasızca indirdiniz.
Bu intikam sopasının izlerini, bu topraklarda kıyıma uğramış binlerce mazlumun bedeninde ve resmi tarihin unutturmaya çalıştığı sokakların hafızasında görmek mümkündür. Öyle ki, Ankara'dan gelen emirleri harfiyen uygulamak uğruna insanlık haysiyetini ayaklar altına alanlar, vefatının üzerinden 16 ay geçmiş Kemahlı İbrahim Hakkı Efendi gibi bir âlimin cansız bedenini kabrinden çıkarıp darağacına asacak kadar gözlerini karartmışlardı. Allah katında hükmü çoktan verilmiş bir müminin cenazesine yapılan bu muamele, o dönem estirilen terörün ve sahte medeniyet maskesinin ardındaki vahşetin en acı vesikalarından biridir.
Zulmün haritası Anadolu'nun dört bir yanını sararken, inancına ve izzetine sahip çıkan mübarek şehir Erzurum da bu gaddarlıktan payına düşeni en ağır şekilde alıyordu. Bu toprağın öz evladı olan, sazından başka sermayesi bulunmayan Âşık Veysel'i sırf kılık kıyafetinden dolayı Ankara'nın merkezine sokmayan o kibirli zihniyet, Erzurum sokaklarında adeta bir sürek avı başlatmıştı.
İşte benim öz dedem de o karanlık günlerde, Erzurum'da şapkaya karşı yapılan o onurlu haysiyet yürüyüşüne evinden çıkıp katılmıştı. İnancına vurulmak istenen prangaya itiraz ettiği için onu yakaladılar. Komalık edercesine, hunharca öyle bir dövdüler ki, bugün aradan yaklaşık bir asır geçmişken bile bu satırları yazarken kelimelerim boğazıma düğümleniyor, yaşadığım o haklı nefret kıvılcımları şakaklarımdan sıçrıyor. Dedemi o halde, kanlar içinde getirip evinin önüne adeta bir çuval gibi bırakmışlar. Rahmetli nenemin o an yüreğine düşen ateşi, feryadını hangi kalem tarif edebilir Bir de üstelik cellat edasıyla nenemin yüzüne bakıp, "Dua edin emniyet mensubu, yoksa asacaktık" diye tehdit savurmuşlar. Dedem o vahşi dayaktan ötürü bir böbreğini kaybetmiş; bedeninde derin yaralar açılmış ama inandığı değerlerden, o vakarlı duruşundan zerre taviz vermemiş.
O dönem Erzurum'da yaşananlar sadece evlerin kapı eşiklerinde kalmıyor, mabetlerin avlularına kadar taşmış. Bugün Erzurum'da resmi adı Taş Mescit Camii olan bir ibadethane vardır. Ancak bizim çocukluğumuzda halk oranın adını çoktan değiştirmişti; herkes oraya "Darağacı Camii" derdi. Annemin dün gibi hatırlayıp anlattığı o dehşet dolu sahneler hala kulaklarımdadır: "Akşam yatardık, sabah kalktığımızda caminin avlusunda asılmış insanları görürdük." Bu vahşet bir değil, iki değil, defalarca tekrarlanmıştı. Allah'ın evinin avlusunu darağacı yapan, sabah namazına giden cemaate mazlumların cansız bedenlerini seyrettiren o zihniyettir... Halk, devletin eliyle yapılan bu zulmü unutmamış ve caminin asıl adını hafızasından silip orayı "Darağacı Camii" olarak lügatine mühürlemiştir.

29