Ruh bunalınca mekân darlaşıyor. İnsan ruhu, o nuranî ve vücud-u haricî mahiyetinden sıyrılıp sanki katı bir madde hâline geliyor; her bir uzvu vücuda, hatta kalbe derin çivilerle çivileniyor. Öyle bir ağırlık ki bu; sanki yorgun ve günahkâr bir savaş tankı göğsünüze bırakılıyor.
Peki, ruh ne yapsın Bir yanda Gazze'de binlerce çocuk katlediliyor; bir çikolata yiyemeden, oyuncağına sarılamadan, doyasıya gülümseyemeden ruhları çamurlaşmış zalimler eliyle toza toprağa karışıyorlar. Başka coğrafyalarda başka mazlumlar inim inim inletiliyor. Kendini medeni diye pazarlayan azgın güçler, mafyavari baskınlarla dünyayı ateşe veriyor. Televizyonlar ise adeta bir suç kataloğu: Cinayetler, aldatmalar, hırsızlıklar... Güzel şeyler ve güzel insanlar, sanki özellikle aranıp bulunmuyor.
İşte bu karanlık tabloda ruh; bir şarj istasyonuna kapak atmadan, tefekkürle durulmadan ve yeniden asli nuraniyetine dönmeden sükûnet bulamıyor. Tam o daralma anında "Kırmızı Kitap"ı elime alıyorum. Onu bir serum gibi ruhun şah damarına bağlayınca, bütün o esaret zincirlerinden kurtuluyorum.
Risale-i Nur hakikatleri, şefkat eliyle tedavi ediyor; hayatın lezzetinin iman ve tevekkülde olduğunu, dünyanın ise "alaka-i kalbe" (kalbi bağlamaya) değmediğini hatırlatıyor. Sözler'i açtığımda şu cümleler kalbime dokunuyor: "Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevale mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise, zulümat-ı ademe sukut eder. Emeller bekasız, elemler ruhta bâki kalır." Ve hemen yan sayfada bir teselli yükseliyor: "Hem Onun mülküdür, hem O vermiştir."

21