Kuantum Ve Meleklerin Şahitliği

Her şey, çocukluğumda bir vesile ile elime geçen Bilim ve Teknik dergisiyle başladı. O dergideki atom resimleri, elektronların o gizemli yörüngeleri ve kâinatın derinliklerine dair anlatılanlar öyle bir dikkatimi çekmişti ki, o küçük yaşımda ruhumda bir kapı aralanmıştı. Yıllar sonra Bediüzzaman'ın "Ene ve Zerre" risalesini okuyunca, o çocuksu merakım yerini derin bir aşka bıraktı. Üstad adeta elimden tuttu ve beni zerreler aleminde hayali ama hakikatli bir yolculuğa çıkardı. İşte o gün bugündür, tabağımdaki sebzeden gökteki yıldıza kadar tüm kâinata hayranlıkla bakıyorum. Bakıyorum ve ne kadar aciz ve fakir olduğuma şükrediyorum.

Bugün anlıyoruz ki; modern bilimin "parçacık" deyip geçtiği o küçük devler, aslında kâinatın en sadık memurlarıdır. Kuantum dünyası bize fısıldıyor: Madde dediğimiz o katılık, aslında bir ihtimaller okyanusu ve bulutu... Bir zerre, ona bir "şuur" nazarı değene kadar her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Allah'ın ilmindeki bir plan, bir potansiyel, her ihtimale açık bir "esir" titreşimidir.

Şuur nazarı değdiği an: O zerre, "Beni gören biri var, o halde vazifemi ilan etmeliyim" der gibi somutlaşır varlığını gösterir. O zerre anında "hazır ol" vaziyetine geçer. İşte bu, zerrenin sonsuz kudret sahibi Allah'a: "Emret komutanım, görev yerimdeyim!" diyen askerî bir sadakatidir. Bayılıyorum bu sadakate.

Peki, insan uyurken bu zerreler kimin huzurunda hazırolda bekliyor İşte orada kalbim bir hakikatle sarsıldı: Melekler! Gözlemcinin cüz'î nazarı yorulup kapandığında, bu gözlem ve nezaret vazifesini kâinatın nurani bekçileri olan melekler devralıyor. İnsanın bakışı, meleklerin o bitmek bilmeyen nezaretine sadece bir anlık bir şehadettir.

Bir adım daha derine, atomun çekirdeğinin de altına inelim... Orada bizi Esir Denizi karşılıyor. Esir, kâinatın üzerine yazıldığı ilahi bir tuval ve "ol!" emrinin gerçekleşeceği bir tezgâh gibidir. Ama o esirin de altında, her şeyi ayakta tutan o sarsılmaz irade: Emr-i İlahî. Ve en temelde, kâinatın ilk tohumu, o en mukaddes ışık: Nur-u Muhammedî (a.s.m) için, esir maddesi için, sonra kuarklar, atomlar ve moleküller için Allah'a sonsuz şükürler olsun. Biz zerreler için, özellikle de o nazenin esir maddesi için şükredelim ki; onların lisan-ı hal ile yapmış oldukları şükrü, biz de lisan-ı kal ile seslendirelim. Böylece zerrelerin daha bir aşkla vazife yapmalarına ve bizim şükrümüzü tüm kâinata şahit tutmalarına, Allah'a kulluğumuza ve heyecanlarına vesile olalım.

Anlaşılıyor ki; kâinat bir garipler yurdu değil, bir muhabbet meclisidir. Madem her şey o Mukaddes Nur ile var oluyor, o halde biz her varlığa, her eşyaya derin bir hürmetle bakmalıyız. Sadece çiçeğe değil; dikene de hürmet etmeliyiz, çünkü o bir vazifelidir. Kuru yaprağa, taşa, toprağa da hürmet etmeliyiz; çünkü hepsi o "İlk Nur"un birer emanetidir.