İç dünyanın fakirliği ve menfî hareket

"...zaîf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor."

Mektûbât

Bediüzzaman Hazretlerinin bu ifadesi cidden çok düşündürücüdür. İnsanın ruhu ve duyguları ne kadar kuvvetli ise elini, dilini, yani bedenini kötülüklerden o kadar uzak tutmayı başarabiliyor; müsbet hareket etmeyi kendine bir karakter ve alışkanlık hâline getiriyor. Tam aksine, insanın iç dünyası, kalbi ve duyguları güçlü değilse bedensel faaliyetler ön plana geçiyor. Dil, el, ayak ve diğer azalar; ruhundaki o zayıf ve hâkim olan menfî temayüllere göre hareket ediyor ve neticede kötülük ortaya çıkıyor. Aslında iç dünyası zayıf olan insanlar, bu yıkıcı tutumlarıyla o zayıflıklarını kamufle etmeye, örtbas etmeye çalışıyorlar.

Buradan yola çıkarak şu hakikati net bir şekilde ifade edebiliriz: Bir insan kötülük yapıyorsa, yalan söylüyorsa, iftira atıyorsa, kıskançlık gösteriyor ve menfîce hareket ediyorsa, bu durum tamamen içindeki zayıflığı gizleme gayretidir.

Düşünün ki; İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî ve benzeri büyük zatlar ruhen o kadar kuvvetli ve zengin idiler ki daima müsbet hareket ettiler, hiçbir zaman menfî bir tavra tevessül etmediler. Sadece onlar değil; bütün İslâm büyükleri, başta Habib-i Ekrem (sav) Efendimiz ve onun güzide sahabeleri her daim müsbet hareket ettiler.

İç dünyaları ilimle, marifetle, muhabbetle ve imanla kuvvetli olunca, dış dünyaları da ona göre en güzel hâl ve hareketleri sergiledi. Çünkü içeride kötülük ve zafiyet yoktu. Güzellik ve erdem, ruhî kuvvetin ve zenginliğin bir göstergesidir. Kötülük ise çok az bir sermaye ile—hatta adeta sermayesizlikle—elde edildiği için, çok kısa zamanda, tek bir sözle veya basit bir hareketle en değerli manevî yapıları dahi tahrip edebiliyor. Demek ki kötü bir insanın yıkıcı olabilmesi için fazla bir sermayeye ihtiyacı yoktur; içinde kötülük kök salmışsa, kalbi zafiyete uğramışsa çok kolay bir şekilde kötülük yapabilir.

Yine, son asrın çilekeş insanı Hazret-i Üstadımıza baktığımız vakit; maruz kaldığı ağır işkenceler, soğuk koğuşlar, zehirlenmeler ve türlü eziyetler altında dahi iç dünyası, kalbi ve ruhu Rabbine olan teslimiyetiyle öyle bir mukavemet göstermiştir ki, o daima Allah ile beraber olmuş, her an O'nun rızası ve emri doğrultusunda hareket etmeyi canıgönülden arzu etmiştir. Bu yüzden en zor şartlarda bile menfiyete düşmemiş, kötü söz söylememiş; hatta kendisine zulmedenlere dahi hakkını helal etmiştir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bir adam yalan söylüyorsa, kötülük yapıyorsa, kibri ilke edinmişse o adam zayıftır, çelimsizdir, ruh dünyasının kolonları çürüktür. Zaten manevî manada yıkılmış, kendi nefsinin enkazı altında kalmıştır. İşte bu yüzden çok rahat yalan söyler, çok rahat kötülük yapar, birilerini kıskanır ve husumetle iftira atar. Her an kötülüğüne kötülük ekler; ta ki taammüm eden o zaaflarını örtbas edebilsin.