Bazı Şeyleri Bilmemek Lütuftur

Önce Üstadım Bediüzzaman Hazretlerine sözü verelim:

"Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Lâ ya'lemu'l-gaybe illallah sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenâb-ı Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenâb-ı Hak hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, mübhem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukû'undan evvel onları bilmek elîmdir."

Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat'ta bu hakikati izah ederken ölümün ve ecelin müphem bırakılmasındaki hikmete de dikkat çeker.

Bu Risale-i Nur dersinden aldığımız hisse şudur: Bazı şeyleri bilmek bir nimet olduğu gibi, bazı şeyleri bilmemek de büyük bir lütuftur. Hatta kimi zaman bilmemek, bilmekten çok daha büyük bir rahmettir.

Düşünün; insan ne zaman öleceğini, başına hangi musibetin, hangi kazanın veya hangi hastalığın geleceğini önceden bilseydi nasıl bir hayat yaşardı Bırakın günler öncesini, birkaç saat sonra başına gelecek bir felaketi bilmek bile insanın ruhunda ne büyük fırtınalar koparırdı.

Bir de idamına karar verilmiş ve ölüm saatini bilen bir insanı düşünün. Darağacına doğru attığı her adım, aldığı her nefes, içinde büyüyen korku ve endişe... O anları yaşamayan birinin bu duyguları bütünüyle anlaması mümkün müdür Belki de böyle bir insana, yaşadığı endişenin dünyadaki pek çok musibetten daha ağır geldiğini söyletecek bir hâl vardır.

İşte Rabbimizin rahmeti burada da kendisini gösteriyor. Ölümün vaktini, başımıza gelecek musibetlerin zamanını bilmemek, hayatımızı sürekli bir korku ve endişe içinde geçirmemize engel oluyor. İnsan, bilmediği bir geleceğin ağırlığı altında ezilmeden bugününü yaşayabiliyor. Bu, üzerinde ne kadar düşünsek azdır.

Fakat meselenin bir de başka yönü var. Ölümün vaktini bilmemek, aynı zamanda nasıl bir insan olduğumuzu ortaya çıkaran ilâhî bir imtihandır.

Düşünün; insan ölüm saatini bilmiyor. Hangi gün, hangi saat, hangi dakika bu dünyadan ayrılacağını bilmiyor. Buna rağmen Allah'ı unutmuyor, kulluk vazifesini yerine getiriyor, insanların hukukuna riayet ediyor, yalandan, hileden, kul hakkından uzak duruyor ve imkânı ölçüsünde iyilikte bulunuyor.

Çünkü ölümün hak olduğunu biliyor. Ne zaman geleceğini bilmese de her an gelebileceğinin şuuruyla yaşıyor. Bu sebeple kötülükten sakınmayı ve iyilikte bulunmayı ertelenemez bir vazife kabul ediyor.

Şimdi bir de ölüm saatinin kendisine bildirildiğini düşünelim. Sağlıklı, güçlü, hayatının baharında bir insanın birkaç gün sonra öleceğini öğrendiğini varsayalım. Belki o ana kadar sürdürdüğü riyakârlığı bırakacak, insanları aldatmaktan vazgeçecek, haksızlık ettiği kimselerin kapısını çalacak, gasp ettiği hakları iade edecek, söylediği yalanları itiraf edecektir. Dünyevî hesapların, ihtirasların ve şeytanî arzuların ne kadar anlamsız olduğunu bir anda fark edecektir.

Fakat burada insanın önüne önemli bir soru çıkıyor: İyiliği ölümün yaklaştığını bildiği için mi yapıyor, yoksa iyilik onun hakikaten benimsediği bir ahlâk mı

Elbette ölüm korkusu insanı kötülükten uzaklaştırabilir. Ancak asıl güzellik, ölümün saatini bilmediği hâlde iyiliği tercih edebilmektir. Çünkü böyle bir insan, iyiliği bir mecburiyetin veya son dakikada duyulan korkunun eseri olarak değil, imanının, vicdanının ve insanlığının gereği olarak yapmaktadır.