3 sene önce bugünün sabahını hatırlıyorum. O gecenin seher vaktine doğru meydana gelmiş olan büyük bir felâketten haberimiz yoktu.. Sabah namazı vaktinde Orta Anadolu civarından bazı kardeşlerden aldığım telefonlardan ilk haberler geliyordu, ama, net bir bilgi edinemiyordum.
Derken, Başkan Tayyip Bey'in açıklamaları ulaştı ve Maraş, Antakya, Adıyaman, Antep, Osmaniye, Urfa, Diyarbekir başta olmak üzere, 11 ili içine alan geniş bir alanda meydana gelen büyük bir deprem felaketi yaşandığını ve bu illerin valilikleri için yeni vazifelendirmeler yapıldığını bildiriyordu.
Bu açıklama, aynı zamanda bazı valiliklerle bile irtibat kurulamayacak çapta büyük bir felaketin yaşandığını da zımnen ifade etmiş oluyordu.
İlk çocukluk yıllarımda, Samsun'un güneyindeki, (Tokat iline bağlı) Erbaa civarında meydana gelen depremlerdeki can kayıplarını - henüz köylerimizde radyo diye bir haberleşme cihazı da yokken- ve hele de aşina kimselerin vefat haberlerini 'köyodası'nda toplanan büyüklerimizden dinler ve onların bazı ölüm haberlerinin anlatılmasından sonra, 'O da mı vefat etmiş!.. Çok iyi bir insandı! ..' diye rahmetler dileyerek, gözyaşı döküşlerini donuk nazarlarla mânalandırmaya çalışırdık.. Bir de, yıllarca önce mısır veya şekerpancarı tarlalarında çapalama işini yapan annelerimiz ve diğer hanımların, yakınlarında erkek olmadığı sırada, kendi aralarında, nerede olduğunu bile bilmedikleri 'Ezirgân' dedikleri bir yerde (1939'da Erzincan'da- ) meydana gelen büyük bir deprem üzerine yaktıkları ağıtları ağlayarak okuyuşları ve gözyaşları.
Zelzele veya sonraları, 'deprem' diye anılan bir tabiî felaket hakkındaki ilk gözlemlerim böyleydi..
Sonraki yıllarda bir kısmının içinde bir sağlık elemanı olarak bizzat vazife aldığım bir çok büyük depremler yaşadım- gördüm.. Hele de Ağustos-1966 ortasında, Diyarbekir'den yıllık iznim için Samsun'a geldiğim akşam yaşanan ve 2500 kadar cana mal olan Muş - Varto' depremi üzerine, hemen o akşam ve henüz bir çağrı yapılmadan, Diyarbekir'e geri dönüşüm ve oradan Varto'ya gidişim sırasında şahidi olduğum büyük facialar..
Mart- 1970'de yaşanan Gediz Depremi de binden fazla can kaybına mal olmuştu. Bu gibi büyük depremler Anadolu coğrafyasının sürekli bir deprem kuşağı altında olduğunun işareti olarak değerlendiriliyor dünyadaki 'sismoloji (deprem bilimi) sahasında da.. Nitekim daha sonraki dönemlerde de yaşanan birçok büyük depremler, şimdi 40-45 yaş altında olanlara, Anadolu'nun tarih boyunca yaşanan- bilinen bir deprem kuşağı olduğunu bir daha öğretti.
18 Ağustos 1999'da Almanya'da gece geç vakitte, kaldığım mekâna gelince, yatmadan önce, 'Dünyada neler var, bakayım..' merakıyla TV ekranlarındaki haber başlıklarına baktığımda, Türkiye'de çok büyük bir deprem yaşandığını gösteren haber filmlerini, acı içinde saatlerce izledim.
Ancak bu gibi büyük felaketleri hemen ve sadece, herhangi bir topluma verilen 'ilâhî bir ceza' olarak değerlendirenler de oluyor.. Bu gibi yorumlara sadece bizde değil, başka toplumlarda da rastlanıyor.. Nitekim, 2005'lerdeydi galiba, B. Amerika'da New Jersey'de meydana gelen büyük bir su baskını ve nehirlerin yükselmesi sırasında binden fazla insan, timsahlara yem olunca, bazı rahipler, bunun 'Tanrı'nın bir ikazı ve cezası' olduğuna dair vaazlar etmişlerdi kiliselerinde.
Bu gibi felaketler karşısında bizde de, şimdi hayatta olmayan bazı kalem sahipleri, 1999-Marmara Depremi'nde, bir fay hattının da Marmara'nın altından taa Tekirdağ taraflarına kadar uzandığını belirterek, 'Bu depremin, son zamanlarda ahlâksızlığın çok yükselmesine bir karşılık olduğunu' bile yazmıştı. Halbuki, çok daha beter ahlâksızlık ve zulüm yuvası olan mekânlara hiçbir etkisi olmamıştı..
Evet, bazı tabiî âfetlerin gerçekleşmesinde de hemen 'ilâhî müdahale'nin olduğunu düşünmek veya görmezlikten gelmek gibi bir yaklaşımın kesin bir bilgiye dayandığı gibi iddialarla ve bir 'ceza mübaşiri' havasında dile getirilmesinde de daha temkinli olmak gerekir. Aksi halde, bu gibi izahlara ağırlık vermek, nice zayıf ve yol bulamamış olanları, en yüce güç ve iradeye teslim olmaktan ziyade, inançsızlığa da sürükler.. Bu vesileyle hatırlayalım, 1970-80'li yıllar arasında Almanya Federal Başbakanı olan Helmut Schmidt, kendisinin dindar bir ailede büyüdüğünü ve 15 yaşlarına kadar kiliseye gidip, 'ilâhiler okuyan korolarda vazife aldığını, ancak savaşta, yapılan onca zulümlere müdahale etmeyen bir 'tanrı' inancını bir yerlere beyninde taşıyamamak yüzünden 'ateist/ tanrısız' olduğunu söylemişti.
Allah'u Teâlâ'nın mükevvenâta müdahalesinin her an mümkün olduğu temelinden uzaklaşıp, bu konuyu sadece belirli konularla sınırlandırarak anlatmanın yanlış olacağını gözden ırak tutmamak gerekir herhâlde.. Nitekim, 20 ay kadar öncelerde, bir seçim mitinginde kafatasını patlatması mümkün olan bir merminin 1-2 milimlik bir sapmayla sadece kulağını yaralanması üzerine, Amerikan Başkanı Trump da, hâlâ, o zaman kendisini koruyanın birisisinin olduğunu ve bunun 'Tanrı' müdahale ve takdiri olarak öyle gerçekleştiğini hâlen de sık sık tekrarlıyor ve kendisinin zorbalıklarına 'Tanrı'sını muhafız olarak gösteriyor..
*
Bu vesileyle bir noktayı da belirtmekte fayda var.. 1999'daki Büyük Marmara Depremi'nden sonraki günlerde Alman şehirlerinden birindeki bir mescitte imamlık yapan bir arkadaş gelip ilginç bir konuyu anlatmış ve özetle şöyle demişti: 'Bir gün mescidin avlusuna Alman ve Türkiyeli 8-10 kadar hanım geldiler ve benimle konuşmak istediler. Hangisinin Alman ve hangisinin Türkiyeli olduğu belli değildi. Dediler ki:

4