Ülkenin şu son 25 yılını düşününce.. 15 Temmuz 2016'da tezgâhlanmak istenen ve hem de, milletin kendisini ve ülkeyi savunması için verdiği silahları, yine millete çevirmek şeklindeki hain darbe teşebbüsü hariç; ülkenin bütünlüğünü ve halkın birliğini tehdit eden büyük karışıklıklar, artık yaşları 40'ın üstünde olanların hâtıralarında kaldı, hamdolsun... Ulaşılan bu sonucu görmezlikten gelmek veya küçümsemek basit bir partizanlıktan kaynaklanmıyorsa, ilgisizlik ve bilgisizlikten kaynaklanıyordur. Bu sonuç, bir lidere övgü olarak algılanmasın, ama, gerçek budur ki, Başkan Erdoğan'ın şecaati olmasaydı; geçmiş darbe teşebbüslerinde hangi neticeye varıldıysa, aşağı-yukarı, yine geçmişteki darbelerin acıları ve sancıları tekrar yaşanırdı, herhalde..
Bizim ilk gençlik ve orta yaş yıllarımızın, göstericilerden ve güvenlik güçlerinin nice ölümlerle neticelenen ve ülke çapında her gün en az 25-30 kişinin öldürüldüğü sokak savaşları, askerî darbeler ve terör hadiselerini, -bu yazının konusunu da ilgilendirdiği için- tekrarlamakta fayda var.
Evet, bu son 25 seneyi değerlendirirken, geçmişte yaşanan, şahidi ,olduğum dönemleri hatırlamak ve hatırlatmaktan maksad, sosyal hadiselerin ve gelişmelerin kenarından kıyas yapmadan teğet geçmenin kolay olmadığını ve her an için uyanık olmak gerekliliğini belirtmektir.
*
15 Temmuz 2016'da, hainlerin darbe teşebbüsünün akîm kalması ve yenilgiye uğratılmasında, Tayyib Bey'in liderliğinin ve liderlikten neyin ve nasıl anlaşılması gerektiğini göstermesinin beşerî plandaki rolü çok büyüktür.. Geçmiş darbeler sırasında, 1920'li yıllardan sonra yaşanan nice 'darbe'lerin hepsinde de olduğu gibi, darbelere direnmediği için Bülend Ecevit tarafından, 'şapkanı alıp kaçtın..' diye ağır şekilde eleştirilen Süleyman Demirel, Hükümet darbelerini 'trenin raydan çıkması' raydan çıkmasına benzetir ve darbelere karşı direnmediği eleştirisine de, o kendine mahsus uslûb ile, 'Ne yapacaktım yani Şapkamı almadan mı gideydim.. Benim tankım- topum mu vardı Bana da tank-top vermediklerine göre, elbette çekilecektim..' diyecekti..
*
Yıllar sonra, bir gazeteci (G. Civaoğlu), Ecevit'e, 'Darbeler karşısındaki teslimiyetçi tavrı dolayısıyla Demirel'i çok eleştirmiştiniz.. Ama, 12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi bütün siyasetçilere yapıldığında, siz de hiçbir itirazcı tavır sergilememiştiniz..' deyince.. Ecevit, 'Haklısınız.. O gece yarısı, Ankara'da caddelerde tankların normal olmayan bir şekilde dolaşmaya başladıklarını bana söylemişlerdi.. Evden dışarı baktığımda tankların namlularının evimin penceresine dayandığını gördüm.. Siz olsanız, o zaman ne yapabilirdiniz' demek zorunda kalmıştı.
*
Bu açıdan 15 Temmuz 2016'daki o hain darbe teşebbüsü müstesna, ülkenin son 100 yılının son 25 yılı -yani, dörtte biri- büyük çapta huzur içinde, darbe'siz geçti. Yani, buna 1950-1960 arasındaki Adnan Menderes dönemi ve iktidarının ilk 7-8 yılı da eklenirse, son yüz yıllık dönemin ancak üçte biri sükûnet içinde geçti.. İlk 27 yılı ise, Millet iradesinin hâkimiyeti adına, kayıtsız-şartsız hükümfermâ olan ve de, 'Ebedî ve Millî Şef'lik nitelemeleriyle anılan ilk 2 isimle ve 1960 sonrası ise, sık sık devrilen hükümetler ve sokak savaşlarına dönen gösteriler, üniversite işgalleri, işçi grevleri ve hareketleri ve de her 10 yılda bir tekrarlanan askerî darbeler içinde geçti.
*
Ve, böyle bir geçmişe bakarken,
Numan Bey'in tesbitleri..
Geçen Cumartesi, ikindi vakti, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş bey'in MÜSİAD Genel Merkezi'nde 'Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu' çalışmaları etrafında bir konuşması olacağını haber alınca, 40 yılı aşkın bir süredir siyaset sahnesinde gözükmeye başladığı yıllardan beri ve bir seyahati sırasında Almanya'da daha yakından tanıdığım Numan Bey, sakin tabiatlı olduğu için, siyasetçilerde çokça görülen yüksek gerilimli beyanlarda bulunmaktan da kaçınan birisi olsa da, özgül ağırlığıyla hep lâyık olduğu itibarı gördüğünden, onu dinlemeyi tercih ettim.
Sözkonusu mekâna gittiğimde, herhalde 1500 kişiyi aşkın bir topluluk, MÜSİAD'ın konferans salonunu doldurmuş bulunuyordu. Numan Bey Meclis Başkanı da olduğundan konuşması daha bir dikkatle dinleniyordu, tabiatiyle.. Konuşmasında, Meclis'in kabulüyle kanunlaşan son çalışmalara da değinen Numan Bey'in, tesbit etmeye çalıştığım bazı görüşleri ilginç idi. 'Halkımızın uzun yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek karşı karşıya kaldığı terör meselesinde çözüm ufkunun inşaallah geride kaldığını' belirterek, 'On yıllardır ülkemizin enerjisini ve kaynaklarını tüketen ve ülke olarak ağır bedeller ödediğimiz terör eylemleri, kalkınmanın ufkunu daraltmış, sosyal bağları örselemiş ve siyaseti sadece güvenlik reflekslerine sıkıştırmıştı.' diyen Numan Bey'in konuşmasından bir kaç noktayı da aktarayım:
'(Dünyada) Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, terör örgütleri, artan biçimde, bölgemizde bölünme ve parçalanmanın, vekalet savaşlarının aparatı olarak kullanılmış; yerel sorunlar küresel hesapların aracı haline toplumsal fay hatları bilinçli bir şekilde derinleştirilmiştir.. Türklerin, Kürdlerin, Arabların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak, bölgede emperyalistlerin dağılma ve parçalanma senaryolarını bozacak, planlarını etkisiz hale getirecek bir dönemi başlatacaktır. (...) Terörsüz Türkiye hedefi, daha geniş bir ufukla terörsüz bir Türkiye tasavvuruna açılmakta; iç huzuru pekiştiren her adım, bölgesel ve küresel adalet anlayışında Türkiye'nin gücünü artırmaktadır.. (...) Türk-Kürd kardeşliğinin tarihî kökleri kalıplara sığmayan bir sürekliliğe sahiptir. (...) Selçuklu'dan Osmanlı'ya uzanan devlet tecrübesi güvenlik ve asayişi temin eden idarî mekanizmalarla birlikte, örfî-hukukî teamüller üzerinden toplumsal düzeni tahkim etmiştir. (...) Türkler ve Kürtler aynı coğrafyanın sahipleri, aynı ülkenin yurttaşları, aynı inancın mensupları, aynı medeniyet ve kültürün vârisleri, birlikte var olmuş kardeş ve 'kaderdaş' halklardır..(...)
Bu coğrafyanın Türk, Kürd, Alevî, Sünnî ve diğer tüm kesimler, onyıllar boyunca süregelen acıların ve çatışmaların tekrarına rıza göstermemektedir. Millet ferdlerini kalıcı biçimde yakınlaştıracak olan unsur, yapay ittifaklar değil, coğrafyamızda yaşayan toplulukları birlikte yaşatacak olan derin tarihî geçmişimizdir.
(...) Sultan Alparslan ve Nureddin Zengî'yi anlamadan bu toprakların hakikatini kavrayamayız.

5