Siyaset pazarına, en pörsümüş malın, 'yeni' diye sunulması...

Siyaset pazarına sunulan yeni bir 'mal'ın adını, 'Yeni' koymuşlar.. Siyaset pazarına sunulan en pörsümüş malın, yeni diye sunulmasının ne kadar inandırıcı olacağını yaşayanlar görecektir.

Bu yeni 'mal'ı siyaset pazarına sunanların, düne kadar üyesi ve üst kademelerde yöneticisi olduğu halde, şimdi ekranlarda 'Yeni malım geldi, yetişin; yetişen kapıyor..' diye haykırıyor, ekranlardan.. Ülkenin en eski partisinin dayandığı bütün o 100 yıllık temellerine dayalı bir 'pazarlama taktiği' ile, evet huzurunuzda, en 'yeni' bir pörsümüş eski..

Ama, isminden başka hiç bir 'yeni' tarafı yok.. İşbu 'Yeni Parti'nin başına da 'ÖÖ' getirileceği, kesinleşmiş gibi.. Bu gün resmî müracaat yapılacakmış, İçişleri Bakanlığı'na.. Dahası, ÖÖ Efendi'nin, bu gün Cuma Namazı'na gideceği de açıklandı.. (Sahi, bu kişinin böyle bir tarafı vardı da biz mi bilmiyorduk; yoksa, o, İsmail Dümbüllü fıkralarında anlatıldığı üzere, 'Riyâ olmasın diye Cuma Namazı'nı evinde mi kılıyordu)

Ama, her ne ve nasıl olursa olsun, ÖÖ, halkın duygularına saygılı olmak gereğini hangi saikle olursa olsun, hissetmişse, bundan sonrası, Müslüman halkın basiret, rikkat ve dikkatine kalıyor.. Kendisini kandırmak isteyenlerle samimî olanlar arasındaki farkın farkına varmak iradesi, evet, halka kalıyor..

*

Ama, 'ÖÖ'nün, 'baba ocağı' dediği eski partisinden ayrılırken, bu millet o partiye bir kez bile ekseriyetle 'kabul oyu' vermemişti.. Yüzde 90'ları aşan büyük ekseriyetiyle Müslüman olan bir milletin bundan sonra da yüksek feraset hissiyle destek vermeyeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü, siyaset pazarına yüz yıllık pörsümüş mallarını 'yeni' diye sunanların hançerelerinden, yükselen çığırtkanlık nâralarından başka yeni bir şeyleri yok..

Evet, bu 'yeni' siyasî örgütlenmenin Genel Başkanı, 'ÖÖ' olduğuna göre, onun, sadece şu son senelerde bile, siyasî görüşlerinin, ideolojilerinin temelinin, son 100 yıllık siyasî teşkilat (yani CHP) olduğunu, belirttiği de hatırdan çıkarılmamalıdır. Olan-biten, bu eski malın, cilâlanıp, pazara 'yeni' diye sürülmesinden ibarettir.

*

Hatırlayalım ki, Osmanlı sisteminin son anlarında sahneye çıkan -'Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri', Halk Fırkası'na dönüştürülmüştür.. Ki, onun ismine 1925'lerde sonra 'Cumhuriyet' kelimesi de eklenmiştir. 'Cumhuriyet' , yani, 'cumhur'un; yani bir ülkenin, halkın ekseriyetinin istek ve iradesine uygun olarak idare edildiği bir yönetim tarzı..19 yüzyılda daha çok da Rusya'da ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelişen 'narodnik' / halkçı hareketlerin cazibesinden ilham alarak.. Halkın ekseriyetinin iradesine göre bir yönetim tesis edilmiş oluyordu - olacaktı..

Bizde de Cumhuriyet adı verilince, yeni yönetimin üst kadrosu, tam bir diktatörlük mantığıyla hareket edecekti, ediyordu. Hattâ, o kadar ki, yeni yönetimin liderlik kadrosunun tepesindeki isim, çocukluk arkadaşı Fethi (Okyar) Bey'i büyükelçi olarak bulunduğu Paris'ten çağırıp, 'Sen, oralarda olduğu gibi burada da bir siyasî parti kur!' diyordu; 'Bu günkü manzaramız, diktatörlük manzarasıdır..' itirafında da bulunarak..

Halk Fırkası'nın halkla, halkın büyük kesimleriyle ne kadar ilgisi vardı, o ayrı konu..

Ve, 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan 'Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı, tarafından bir 'muvazaa /danışıklı döğüş' misali bir hareketi değil, gerçek ve hür bir siyasî hareket olacağını sanan kitleler, Fethi Bey'i, Ankara'dan İzmir'e yaptığı tren yolculuğu sırasında, bu hareketi, 'Kurtar bizi Fethi Baba!..' çığlıklarıyla desteklerken, karşılama törenlerinde onlarca insan da izdihamdan ölüyor ve ama, yukarıdakileri dehşete düşüren bu sahiplenme, 17 Kasım 1930'da da, feshedilmiş, kapatılmıştı..

Ehh, isim tamam olunca, yeni yönetimin başında bulunan ve o zamana kadar gücünü, son Osmanlı Padişahı Vahdeddin'in iradesiyle Anadolu'ya gönderilişinden alan bir ismin, tek adam ilan edilişinin ilginç demokratik uygulamalarından bir kesit..

Mâlûm, 1838'lerde başlayan ve Tanzimat hareketleri sonunda 1876'da, (Sultan Aziz'in katledilmesi ve İkinci Abdulhamid'in tahta geçmesiyle) ilân olunan Birinci Meşrutiyet ve bu arada (Hicrî-şemsî takvime göre 1293'de yaşandığı için tarihimizde) '93 Harbi' diye anılan ağır mağlubiyetlerin sonunda Balkanlar'daki 500 yılı aşkın hâkimiyetimizden sonra İstanbul önlerine, Yeşilköy'e; ve Kafkaslar'dan da, Erzurum ve hattâ Bayburt'a kadar geri çekildiğimiz ağır mağlubiyetler zincirinin mahvettiği ve on milyonlardan oluşan kitlelerin, en perişan şartlar altında Anadolu'ya doğru at arabaları içinde veya yalın ayakla yaya olarak geri çekilişleri.. O dönemden kalan mahdut, sınırlı yayınlardan /kitaplardan, yaşanan büyük felaketleri, hatırat kırıntılarını ya da ninelerimizden kalan trajik ağıtları bir Müslümanın yüreği parçalanmadan, gözyaşı dökmeden dinlemesi-okuması imkânsızdır.

Sosyal bünyenin geçirdiği o ağır buhranlar sonunda, 1908'de ilân olunan '2. Meşrutiyet' yıllarının öncesi ve sonrasındaki ve o zamanki saltanat sisteminin hukuk, kanun ve kurallar silsilesinin zâhiren içinde yer almakla birlikte, derûnunda hemen hemen tamamı Avrupa başkentlerinden ve fikrî merkezlerinden esen rüzgârlara paralel yeni bir sosyal hayat ve devlet yönetim tarzı belirlemeye çalışan ve bu halleriyle kendilerini '