''İslâm Milleti''nin bugün çektiği, ''Ulus-Devlet'' teorisi ve ''dil'' takıntısından...

Son 100-150 yıldır, yani Osmanlı'nın çöküş sürecine girdiği dönemde, emperial güçler odakları tarafından 'Ortadoğu' olarak isimlendirilen coğrafya, Müslüman coğrafyalarının kalbi mesabesinde idi. Bu konuda elbette, İslam açısından en mukaddes beldelerin Mekke, Medine ve 'Beyt'ul-Maqdis' olarak da bilinen Kudüs'ün olmasının rolü büyüktü. Ancak, Müslümanların ekseriyet halinde yaşadığı diğer coğrafyalar da 1300 yıla yakın bir süre boyunca, artık sıradan bir coğrafya değil, 'İslam vatanı' hükmündeydiler..

İslam vatanı, yani, Müslümanların kesin doğru olduğuna inandıkları inanç değerleri ve sınırları ve o değerlerin kendi hayatlarına hâkim olduğu, hür olarak yaşadıkları coğrafyalar.. Sırf bu özellikleri dolayısıyla, orada daha önce yaşayan başka inançlardan halkların da, İslam'ı kabul etmeleri için asla bir dinî zorlamaya maruz kalamıyacakları, 'Kur'an-ı Mûbîn'in ifadesiyle kesin hükme bağlandığından, kendi değerlerine göre hür olarak yaşamalarına izin veren bir hayat nizamı içinde yaşamak hak ve imkânına sahib idiler.

Başka dinlerden, başka hayat tarzları içinde yaşayanlar, kamu nizamı açısından, İslam hukukunun belirlediği kuralların genel çerçevesine riayet etmeleri şartıyla,

tıpkı Müslümanlar gibi, 'inanç, can, ırz ve mal dokunulmazlıkları'na sahib oluyor ve insan hak ve haysiyetlerinden faydalanıyorlardı. 'Gayri-Müslimler'in bu yaşayış tarzı, İslam hukukunun genel çerçevesi içinde, 'zimmî hukuku' diye anılan bir bölümde tanzim ediliyordu..

Bu, nazarî- teorik açıdan genel çerçevedir.. Uygulamada, elbette İslam hukukunun genel çerçevesine riayet olunmayan dönemler ve yönetici kişiler/ kadrolar da olmuştur; HaccâcZâlim gibi.. Ve muhakkak ki nice Haccâc-ı Zâlim örnekleri de az değildir..

Ama, 600 yılı aşkın bir ömrüyle 'Müslümanlar tarihi'nin en uzun süreli devleti olan ve 'Devlet-i alîyye' (Yüce devlet) olarak anılan Osmanî Saltanatı, denilebilir ki, Hz. Peygamber (S) ve Hulefâ-y'ı Râşidîn ve de Emeviler'in son dönemlerine hükmeden (ve İkinci Ömer diye anılan) Ömer bin abdulaziz döneminde en ideal seviyelerde nitelenen diğer hükûmet tarzları ve yöntemleri açısından, 1400 yıla yakın tarih içinde hükümet ediş tarzında en az eleştiri alan bir dönemi temsil etmektedir, elbette çöküş dönemi hariç..

Asıl örnek olarak alınabilecek o dönemler bir hayal de olmayıp, gerçekleştirilebilmiş olduğundan, bugün de bir hayal, bir ütopya olarak değerlendirilemez. Çünkü, geçmişte uygulanmış ve yaşanmış örneklere sahibiz ; öyleyse yine o örnekler yine temel olarak alınabilir; bugün ve yarınlarda,

içinde yaşanılan zamanların şartlarını da göz önünde bulundurarak..

*

Gerek Hz. Peygamber (S) ve gerekse sonrasındaki örnek alınabilecek dönemlere bakıldığında, bugün Müslüman toplumlarını derinden meşgul eden etnik hâkimiyet veya coğrafî hâkimiyet tesis etme çabaları yoktur.. Hz. Peygamber'in etrafında Yemen diyarından Ebû Zer, Habeş diyarından Bilâl, Fars diyarından Selman, Anadolu taraflarından Suheyb gibi insanlarla; Mekke ve Medine'de çocukluk yaşından beri yanıbaşında olan Ali'den ayrı olarak, Mekke'nin önde gelen isimlerinden Ebubekr, Ömer ve Osman gibi yüksek karakterli şahsiyetler, evet, bir 'Millet', bir İslam Milleti'nin çekirdeğini oluşturuyorlardı.. Ve Mekke'nin önde gelen isimlerinden Ebû Cehl ve bizzat Hz. Peygamber'in amcası Ebû Leheb, 'millet-i küfr'ün Hak dinin inkârcıları olarak, putlar edinip onlara tapınan taifenin en önde gelenlerindendi..

Hz. Peygamber'in amcasının Kur'an diliyle nasıl anıldığını tekrara gerek bile yok.. Farklı dillerden olanlar inanç ve gönül dilinde birleşmişler, aynı dili konuşanlardan niceleri de birbirleriyle savaşmışlardı..

Çünkü, İslam'da etnik unsur birliği veya kan bağı yakınlığı ya da hemşehrilik, ve aynı toprakların insanı olmak veya aynı ana dili konuşmak gibi bir üstünlük veya düşkünlük iddiaları asla söz konusu olamazdı.. Hz. Bilâl'i ırk ve renginden dolayı aşağılayan -hem de seçkin- bir sahabe'yi, Hz. Peygamber'in nasıl ikaz ve te'dib ettiğini de tekrar etmiyoruz.

İslam Milleti'nin temeli, evet, Allah'dan başka bir ilâh , hayatın aslî yaşama şeklini belirleyen bir güç tanımamak; Lâilaheillallah'da birleşmek..

*

Muhakkak ki, okuyucuların çok büyük bir kısmı için, bunlar bilinen hususlar.. Öyleyse niye tekrarlıyoruz

Şunu hatırlatmak için..

En uzun ömürlü olan Osmanlı'yı göz önüne getirelim.. İnsanların etnik kökenlerine, renklerini veya ana dillerine, geldikleri coğrafyalara; daha önce bir başka dine mensub iken İslam'ı kabullenenlerin önceki hallerine göre değil, içinde bulundukları son duruma göre değerlendiren ve bütün inananları aynı inanç potasında yoğuran ve bir İslam Milleti anlayışı..

Evet, Osmanlı'ya bakınız.. Her kavimden, etnik kökenden, renkten- ırktan, boydan- soydan insanlardan müteşekkil bir İslam Milleti ve onlarla birlikte yaşamayı kabullendikleri için onlarla aynı haklara sahib olarak 'Zimmî' statüsündeki 'gayrimüslimler..'

İslam'ın gösterdiği kurallar içinde, âdilâne işletildiği zaman güçlü ve o temel ölçüden uzaklaşınca da, İslam düşmanlarının beklediği fırsatlar onlara verilmiş olup, ana dillerine veya yaşadıkları toprakların geçmişine dair, eğri- doğru bir takım sahte sahiplenme iddialarına göre yeni bir '