Derinden gelen büyük sosyal hareketin 25. yılından geçmiş ve geleceğe bakarken...

Bugünlerde, 'Adalet ve Kalkınma Partisi' (kısa adıyla, AK Parti'nin) kuruluşunun 25. yılına gelmişiz.

Bu hareketin ortaya çıkışı etrafında bugünlerde gerek medya kuruluşlarında , gerekse sosyal hayatın hiç beklenmeyen noktalarında bile bir takım değerlendirme çabalarına ve hattâ, lafzî münakaşa ve kavgalara bile rastlanmaktadır.

Elbette, hele de son 100- 150 yıl anlaşılmadan bugün anlaşılmaz; ama, biz son 25 yıla bile çok sıradan bir tarihî süreç gibi bakıyoruz.. Bu hareket, derinden gelen bir sosyal harekettir.. Milletin bu topraklardaki 1000 yılının dışa vuran derin deprenişleridir..

Evvelki gün, bir çayevi'nde birilerini beklerken, çok sıradan tartışmalara da ister istemez kulak misafiri oldum, sadece dinlemede kalmak kararlılığı içinde..

Ama, o tartışmalar içinde, tartışılan hareketin birinci derecede ön planda sözkonusu olan ismi, ister istemez Erdoğan oluyor ve, bir kişi, 'Yahu kardeşim, Tayyib n'apsın, her şey ondan mı beklenmeli ve bütün eleştiriler ona mı yönelmeli' deyince, bir vatandaşın söylediği söz, onlarca dakikalık ateşli tartışmayı kesiveriyordu..

Çünkü, her konuda, eleştiri veya beğeni sözleri en fazla, Erdoğan'a yönelince bir kişi, 'Arkadaşlar, Tayyib bizim düşmanımız değil, ama, ülkedeki bir takım yanlışları eleştirileri arka arkaya söyleyince, asıl sorumlu olarak karşımıza o çıkıyor.. Biz ne biliriz, alt kademelerdeki Ahmed'i, Mehmed'i, Ali- Veli'yi... Filan konularda niye bir şey yapmıyor veya sessiz duruyor..' dedi ve eleştiri okları Tayyib Bey'e yönelince, bu tartışmalara ilgi göstermiyormuş gibi, bir kenarda sessizce duran bir kişi, 'O hareketin başında o varsa.. Öyleyse, alkışlar ve beğeniler kadar eleştirilerin de varacağı kişi elbette o olacaktır.. Bundan Tayyib de rahatsız oluyorsa, başımıza geçmemeliydi!' diyerek noktalıyordu o tartışmayı.. (Bu arada hemen ekleyelim. Halk arasındaki tartışmaların içinde, eleştirilerin en çok yöneltildiği isim, Erdoğan değil, Tayyib ismi oluyordu.. Bu durum, Tayyib'in, halk arasında, o halk kitlelerin içinde, onu, kendi içlerinden birisi olarak bilmelerinden geliyordu. Evet, Erdoğan Cumhurbaşkanı; Tayyib ise, kendi içlerinden biri..

Sesleri kıstırılmış, boğulmuş kitleler, 'Tayyib'lerinde kendi gür seslerini buluyorlardı.. )

*

**

Bizdeki partileşme süreç ve denemeleri, Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerindeki cılız kıpırdanışlardan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki şartlardı başlamıştı.

Ancak, 'Anadolu ve Rumeli Müdafaa'y-i Hukûk Cemiyetleri' de 1925'de Halk Fırkası'na dönüşmüş ve bir süre sonra, bu ismin başına, -o günlerin modasına uygun olarak- bir de yeni rejimin adı da olan Cumhuriyet eklenmiş ve CHP doğmuştu. Ama, Cumhuriyet demekle, halkın ekseriyetinin iradesine göre oluşan bir yönetimin gerçekleşmiyeceğini en net şekilde yine işbu CHP gösterecekti.. Çünkü, halkın ekseriyetinin iradesi ' adına denilse de, Cumhuriyet rejiminin, fiilen, 1923-50 arasında kesintisiz bir 'mütegallibe kesimi'nin yönetimi olarak sahnelendiği ifade edilemiyordu.

Yapılanlar, Müslüman bir halkın ekseriyetinin iradesiyle ilgisi yoktu.

Şairin, 'Yürekler ürperir Yârab, ne korkunç inkılab olmuş; ne din kalmış, ne iman.. Din harâb, iman turâb olmuş..' mısralarında dile getirdiği manzara çıkmıştı ortaya..

*

Bütün bunlar bu millete 100 yıldır yapılanların muhasebesinin yapılamamasından ve üzerinin örtülmesinden kaynaklanıyordu.

Bu durum, ülkemizde ilk olarak yapılan serbest seçim olan 1950 seçimleri öncesinde, Demokrat Parti'nin temel sloganlarından birisi, 'geçmiş 27 yılın (yani, 1923-1950 arasındaki tek parti diktatörlüğü döneminin) hesabını soracağız' şeklindeydi.

Ama, o söz ilk dört yıllık iktidar döneminde hatırlanmamıştı bile ve 1954 seçimlerinde ise, yeni slogan, 'Devr-i sâbık dönemi başlatmayacağız..' deniliyordu. (Ama, o iktidar grubu, 10 yıllık bir iktidar döneminden sonra 27 Mayıs Askerî Darbesi'yle hem de düzmece ve uyduruk mahkemelerde öyle bir yargılanacaklar ve öyle bir katı devr-i sâbık anlayışı sergilenecekti ki, halk kitlelerin sevdiği ve arka arkaya 3 seçimi kazanarak 10 yıllık Başbakan olan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, asılarak öldürüleceklerdi.)

*

Evet, yeni rejimin adı artık saltanat değil, Cumhuriyet idi.. Ama, ona bu ismi verenler bile, fiiliyatta, binlerce insanı darağaçlarında sallandırmak demek olduğunu anlıyorlar, anlatıyorlardı..

Yani, halk kitleleri, 'cumhuriyet'in, halkın ekseriyetinin iradesine dayalı bir idare sistemi' demek olduğundan geniş çapta habersizdi ve de yapılanların, halkın ekseriyetini iradesiyle ilgisi yoktu.. Nasıl olsundu ki, o dönemde halkın aslî inanç sistemine karşı ve adına 'inkılab kanunları' denilerek yapılan topyekûn cezalandırma uygulamalarından haberler, ancak 'darağaçları haberleri'nden alınıyordu. Halk kitlelerinin istek ve eğilimleri de, bu 'darağaçları' haberlerine göre şekilleniyordu.. -Ki, o dönemde idam edilen vatandaşların sayısı bir kaç kişi değil, on binlerle ifade ediliyor , ama İstiklal Mahkemesi denilen ve yukarıdan verilen emirlerle hareket eden mâlûm karar merkezlerinden sâdır olan idama kararlarının mahiyetini araştırmak ve sayılarını kesin olarak açıklayabilmek hâlen de bilinmiyor.

*

Yani, 'Cumhuriyet' ismi taşıyan yeni rejimin, halkın ekseriyetinin iradesiyle bir ilgisi ne kadardı Bunun anlaşılması için, yeni rejimin şefi, çocukluktan beri yakın arkadaşı olan Fethi (Okyar) Bey'e (onun kendi hatırâtında da itiraf ettiği üzere), '