4 Şubat 2026 tarihi, bir büyük cinayetin 100'üncü yıldönümüdür.
Evet, bundan tam 100 yıl önce bugün, 4 Şubat 1926 günü, o dönemin İslam ulemâsının en seçkinlerinden olan 'M. Âtıf Efendi; bir 'devrim histerisi'nin hecmeleri içinde olanlarca 'idâm' yapılıyordu...
O yapılanları unutmamak açısından belirtelim ki, İsmet Paşa, o dönemde inkılab adına yapılanların bir sosyal ihtiyaçtan değil, 'eski kültür' (onun eski kültür dediği, yani İslam) ile irtibatın kesilmesi planının gereği olduğunu net olarak ifade etmişti.
Düşünelim ki, o ihtiyacın 'ne menem bir ihtiyaç' olduğunu anlamak için ise İsviçre 'Code Civile'nden, ( medenî hukuk diye) tercüme edilen ve İsviçre kanonik (kilise) hukukundan aynen alınıp sadece isminin başına 'Türk Medenî Kanunu' getirilerek 'türkçeleştirildiği' (!) anlaşılan söz konusu kanunun önsözü mahiyetindeki ve o kanunun ruhunu da yansıtan 'Esbâb-ı Mucibe Lâyihası'nın ilk cümlesi bile her şeyi ap-açık ilan ediyordu.
Evet, o giriş cümlesinde, 'Milletimizi 13 asırdır kuşatan itikadât-ı müzebzebe'den (sapkın inançlardan) kurtulmak için... ' denilerek, 'modern bir kanun'un kabul edildiği' bildiriliyordu...
Bilmeyenler de, bizim o zamanki toplumumuz Osmanlı ve Selçuklu geçmişimiz de kanunsuz bir toplumdu zanneder.
Halbuki, Müslüman toplumların ilk baştan beri temel kanunu Kur'an'dı ve hâlen de öyledir ve öyle olması inançlarının da gereğidir... Ve her bir Müslüman toplumda daha sonra çıkarılacak diğer bütün kanunlar da bu çerçeveye uymak zorundaydı. M. Âkif'in de şiirinde dediği gibi, 'Kur'an, mezarda veya ölüye okunmak için gelmemiştir...' Yani, taa Hz. Peygamber (S)'den beri, İslam Milleti, kanunu ve o kanuna göre şekillenen bir sosyal düzeni olan bir toplum ve devlet olmak sorumluluğunda idi.
Ve Osmanlı'nın 170 yıl öncelerdeki büyük hukukçularından Ahmed Cevdet Paşa'nın riyasetinde hazırlanan ve 'Mecelle-i Osmanî' ismiyle anılan Kanun da gerçekte, bizim son medenî kanunumuz olup, Osmanlı dönemimizde olan her ne varsa onları karalamaya çalışanlar dışında, peşin hükümlerinden sıyrılabilen hukuk bilginlerinin kabul ettiği üzere 'Mecelle-i Osmanî' bir 'hukuk şaheseri'dir... Ama 1850'lerden beri, hele de son yüzyılda en sınır tanımaz şekilde ve geçmişe ait her şeyi tahrib etmeyi 'medenîleşmek' zanneden anlayış, o 'Mecelle-i Osmanî' şaheserini bile görmezlikten gelip dahası, Müslüman oluşumuzdan beri bizim 'saçma-inançlarla kuşatıldığımız' iddiasını savunanlarca, Kilise Hukuku'ndan esinlenerek hazırlayanların, gerekçeleri için yaklaşım daha ilk cümlede en saldırgan bir şekilde yazanlardan, mâkul olmalarını beklemek, abes olurdu herhalde...
İşte o zamanlar bu 'mustagrib'lik (Batı uşaklığı mübtelâlığı) içinde olanlara karşı en önde gelenlerden birisi de, Muhammed Âtıf Efendi idi...
Öyleyse, 'yok edilmeliydi, idâm olunmalıydı. Ve öyle de oldu...
Evet, İslam ansiklopedisinde verilen bilgileri özetleyerek belirtelim ki, İskilip'in Tophane köyünde 1875'te doğmuş ve henüz altı aylıkken öksüz kalan Âtıf, dedesi tarafından büyütülmüş ve köyündeki hocalardan ve İskilip'teki müderrislerden bir süre ders okuduktan sonra İstanbul'a gelmiş ve 1902'de medrese tahsilini bitirmiş ve zamanın fakülteleri konumundaki medreselerde ve bu arada ancak çok seçkin müderrislerin ders verdiği Fâtih Camii'nde de ders vermeye; bu arada Sebîl'ür-Reşâd ve Beyân'ül-Hak'ta gibi ünlü İslamî dergilerde de yazmaya başlamış bir isim idi Âtıf Efendi...
Sadrâzam Mahmud Şevket Paşa'nın 1913'te öldürülmesi'nde dahli olduğu gerekçesiyle o dönemin en ünlü hapishanelerinden olan Sinop Cezaevi'ne gönderilmiş ancak, -Ebu'l'âlâ Mardin'in (II-III, 970) belirttiğine göre-, bir yanlışlığa kurban gittiği, suçlu olmadığı anlaşılınca 2 sene kadar sonra İstanbul'a dönmüştü.
19 Şubat 1919'da Mustafa Sabri Efendi'nin başkanlığında kurulan 'Müderrisîn (sonraki Teâlî-i İslâm) Cemiyeti'nin ikinci başkanlığı'na tayin edildi. Anadolu'nun çeşitli merkezlerinde şubeleri açılan Teâlî-i İslâm Cemiyeti pek çok kitap bastırarak dağıtmış, köylü çocuklarının bilgilendirilmelerine öncülük etmiş, ayrıca bir ilmihal ile İslâm tarihi kitabı hazırlatmıştı. Âtıf Efendi, işgal kuvvetlerine ve Bolşevizm'e /komünizme de karşı olan beyannâmeler yayımlamıştı...
1924'te yazıp 'Maarif Vekâleti'nin ruhsatı ile bastırdığı 'Frenk Mukallidliği ve Şapka' adlı risâlesi yüzünden, -daha sonra çıkarılacak olan- 'şapka kanunu'na muhalefet ettiği gibi diktatörce ve mantıksız bir suçlamayla, 1925 sonunda tutuklanmıştı.
Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine beraat ettiyse de serbest bırakılmayarak Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından şapka kanununa muhalefet etmek iddiasıyla idâm'a mahkûm ve 4 Şubat 1926'da Ankara'da eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı'nda, Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idâm edilmişti...
Ne kadar ağır bir suç ve o suç'a göre de ceza, değil mi!!!
Açıktır ki, Âtıf Efendi, Şeyh Said' gibi isimler, suçlu olduklarından dolayı değil, iktidar makamlarını ele geçirenlerin kurmayı ve hâkim kılmayı düşündükleri yeni bir dünya görüş ve anlayışına karşı durulamayacağına, karşı çıkmaya cür'et edebilecek olanlara bir 'gözdağı' vermek üzere, Müslümanların önde gelen ve sayıları hâlâ da tam olarak açıklanmadığı için bilinemeyen binlerce insandan birileri olarak öncü isimler idam edilmişlerdi... Ki, o İstiklal Mahkemelerinin bütün zabıtları açıklanmadığı gibi ve o dönemin sosyolojik açıdan araştırılması için 'doktora çalışması' yapmak isteyenlere de izin verilmez.
*
Âtıf Efendi de elbette tartışılabilir. Nitekim, o zaman da tartışılmıştı. Özellikle 'Frenk (Garb) Mukallidliği', 'Gayrimüslimlere Benzemenin Hükmü' isimli gibi konulara değinmek zor meseleydi ve hattâ dönemin seçkin kalemlerinden Süleyman Nazif bile, bir yazısında ağır eleştiriler yazmıştı, Âtıf Efendi'ye karşı...
Geçelim...
*
Şevket Süreyya Aydemir

11